Eskiler böyle dua ederlermiş hep… Ne güzel bir duadır bu ya Rabbi çağa karşı! Allah seni toplasın! Gözünü.. Kulağını.. Aklını.. Yüreğini.. Hayalini… Toplasın ağyardan.. Sana "el" olan sınırlardan.. 'Allah seni toplasın.' Toplanmazsan dağılacaksın çünkü… Dağılanca da dağıtacaksın! İşte toplumlardaki kargaşaların sebebi hep bu 'dağınıklık.'
Her parçamız bir yerdeyken ne kendimiziz ne de kendimizdeyiz.
Üstelik "biz"i bitirdiğimiz gibi 'gayrımızı' da bitirmekteyiz.. İşin esası Tevhid anlayana..
Topla bizi ya Rabbi! Elimizi, dilimizi, G/özümüzü, kulağımızı, aklımızı, hayalimizi,
topla yüreklerimizi ne olur...
Vakittir Dua olsun çağa karşı, hala diri kalan bir yürek yarımızdan. Amin!
İnsan, insana
muhtaçtır. Paylaşmak, konuşmak, yardımlaşmak, dertleşmek için, herkes birini
arar. Fakat zaman bana gösterdi ki, insanlar fânîdir ve gelir geçer. Hele de
bencileyin ömrünüz uzun olursa eğer, nice sevdiklerinizin göçüp gittiğine şâhit
olursunuz. Yaşanan bu ayrılıklarda gözler yaşarır, gönüller sızlar. Düşünün ki,
Sevgili Peygamberimiz dahî, evlatlarının vefâtıyla hüzünlenmiştir. Fakat şunu
söyleyen de O’dur: "İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir'i
seçerdim." Bu söze dikkat etmek lâzım çocuğum. "İnsanlar arasındaki dostum, Ebu
Bekir'dir." demiyor. "Dost edinecek olsaydım…" diyor. Demek ki çok özel, çok
güzel yanları bile olsa, insana dayanıp kalmak doğru değil. Zira insan,
zaaflarıyla var. Zayıf bir dala binen, ağaçtan tez düşer.
O hâlde, sev,
yardımlaş, paylaş, selâmlaş, dertleş; ama dayanma!.. Dayanağın, Hak olsun.
Dostun da… İşte o vakit, gelen de, giden de bir olur. Say ki, sen bir kıyısın,
gelip gidenler dalga... Kimi okşar, kimi vurur, kimi değer geçer… Kimine mest
olursun o dalgaların, kimine sinir… Kimi zoruna gider, kimi hoşuna… De ki: "Rabbim, şu deryanın sahibi sensin. O hâlde bana, mâhiyeti, şiddeti ve ziyareti
ne şekilde olursa olsun, dalgalarını sevmeyi; fakat her birinin ne de gelip
geçici olduğunu unutmamayı nasip et." Zira dalga bazen bir kişi, bazen bir olay
olur da imtihan bâbından geliverir.
"İmtihan?"
"O, seni
olgunlaştırmak için, Allâh'ın lûtfettiği bir ikramdır. Bazen rahatlık, şenlik,
bolluk kisvesiyle; bazen de can sıkıntısı, zorluk, fakirlik kılığıyla geliverir.
Kimi zaman dostlarla, kimi zaman düşmanlarla imtihan edilirsin. Bazen,
kimsecikler olmaz da, kendi nefsinle boğuşursun. Zannetme ki imtihan olmak, hep
boğuşmaktır. Hayır, bazen çok sever, sevdiklerinle imtihan edilirsin."
Mutluluk, kazandıklarımızda, yahut kaybettiklerimizde değil, kendi içimizdedir.
Mesela, mutluluk, sıcak bir "merhaba" sesidir…
Mutluluk, bebeğimizin kokusu ya da çocuklarınızın tebessümüdür…
Mutluluk, gülümseyerek eve giren eşe "hoşgeldin sevgilim" demek ya da evdeki eşe getirilen gonca gülü öpüp sunmayı bilmektir…
Mutluluk, alınan her nefesin bir "ikram-ı İlâhî" olduğunu bilmek, bu anlamda hayatın güzelliklerini de görmeye çalışmaktır.
Mutluluk, tüm mevsimleri sundukları güzelliklerle birlikte algılayıp yaşamaktır…
Mutluluk, pencere kenarına serpiştirilen ekmek kırıntılarını yiyen güvercinleri seyretmektir…
Mutluluk, vecdle Allah (c.c)'a yönelip secde etmektir.
Mutluluk, her gülde "Muhammed (sav)'le buluşma" kokusunu hissetmektir.
Mutluluk, eldekini-avuçtakini fark etmek, kadr-u kıymet bilmek, olanı başkalarıyla da paylaşmaktır…
Mutluluk sadece engelli biriyle karşılaşıldığı zaman değil, kendi vücudundaki büyüleyiciliği her zaman fark etmektir…
Mutluluk, menfaatsiz ve hesapsız sevmektir…
Mutluluk, "Bana Allah (c.c) ve Rasulu yeter" diyerek Allah(c.c)'a teslim olabilmek, her şartta şükredebilmektir…
Mutluluk, güneşin ve yağmurun aynı derecede önemli olduğunu kavrayıp güneşe de, yağmura da sevinmektir…
Mutluluk, hayat karşısında her an taze heyecanlar duyabilmektir.
Liste daha da uzatılabilir... Sonuçta şunu demeye getiriyorum:
Mutluluk; yabancısı olduğumuz, hiç tanışmadığımız bir duygu değil, belki yakından tanıdığımızdan dolayı kanıksadığımız bir duygudur.
Önce elimizde var olan değer ve güzellikleri keşfedelim, onlara şükredelim, sonra da olmayana ulaşmak için çabalayalım. Ama bizi bütünüyle aşan "imkânsız"a doğru koşup kendimizi telef de etmeyelim. Bu bizi mutsuz eder. Zaten mutsuzluklarımızın çoğunun kaynağı, ihtiraslarımızla hasetlerimizdir. Hayatı kaba-saba yaşamak yerine, bir sanatkâr duyarlılığı içinde yaşamak, çözümsüz zannettiğimiz pek çok sorunu çözebilir?
Unutmayalım ki, hayat sanattır!
"Ey insanoğlu!.. Mutluluğu bulmak için gözünü boş yere başkasının ekmeğine, başkasının evine, başkasının başarısına, başkasının servetine, başkasının mutluluğuna dikme. Gözlerini kendi içine çevir, kendi içine bak: Başka yerlerde, başka şeylerde aradığın şey sende saklı."
Anladım ki, yaptığımız kötülüklerin cezası çok defa ömür boyu çekiliyor.
Anladım ki, helaller ve haramlar iç içe geçmiş. Böyle olunca insanlar helal hayatın tadını alamıyorlar. Harama da kolay kayıyorlar. Aynı mekân hem deccalın cenneti, hem mehdinin cehennemi olmuş…
Anladım ki, eğlenmek, çok gülmek, çok neşeli olmak şeytanın tuzağıdır.
Böyle başlanır, yavaş yavaş eğlenceler insanı yutuverir. O insan için artık nefsin istekleri önemlidir. Nefsin sözünü dinler. Allah’ın söylediklerine kulak vermez…
Anladım ki, cehenneme giden yol öyle süslenmiş ki aldanmamak çok zor. Şeytana uymamak insanın en büyük başarısıdır. Bu başarının karşılığı cennettir. Bu mükâfat veresiye olduğu için pek çok kimse bunu bırakıp peşin zevki tercih eder…
Anladım ki, bir yangın var. İçinde imanımız yanıyor. Her ne kadar biz o yangından kurtulsak da çok yakınlarımız o yangında yanıyor. İşte bunları bilmek büyük çileymiş…
Anladım ki, içinde bulunduğumuz hayat, insan yutan kumsallara benziyor. O kumsalda helalle haram uzun süre beraber yürümüyor. Biri gelirse, diğeri bırakıp gidiyor…
Anladım ki, nasıl yaşayacağımızı Ve’l Asr Suresi şöyle anlatıyor: “Asra yemin olsun ki insanlık hüsrandadır. Ancak iman edenler ve doğruları yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”
Yani insan zarardadır, zor durumdadır. Öyle zor durumdadır ki bu ayeti ağlayarak dinler amma doğruları yapmak nedir, Hakk’ı tavsiye etmek nedir, diye düşünmez.
Anladım ki, “İnanıyorum ama yapamıyorum.” diyenlerin iradesi zayıf. İradeyi kuvvetlendirmek için imanı kuvvetlendirmek gerekiyor. İnsan neye nasıl inanması gerektiğini aklından çıkarmamalı…
Anladım ki, insanın manevi makamı evliyalığa kadar yükselebilir, cennetin en yüksek noktasına ulaşabilir. Diğer tarafta da cehennemin dibine inmek var. Sanılmasın ki bu makamlar sadece ahirette. Dünyada da örnekleri çoktur…
Anladım ki, ne istediğimizi ve bunun ücretini düşünmek Müslüman’ın en büyük gayesi olmalı…
Anladım ki, “Şu an içinde bulunduğum durum cennete ulaşmama yardım eder mi?” sorusuna verdiğim cevabı Kur’an’ın mihengine vurmak, beni kurtarmaya yeter…
Anladım ki, Müslüman’ım demek bir iddiadır. Bu iddianın her hususta ispatı gerekiyor…