15 Nisan 2013 Pazartesi

Emek


Bir kilo un, üç bin buğday tanesinden meydana geliyormuş.
Emek dediğimiz şey tam manasıyla budur.

İbrahim Tenekeci

Başkaları bilmese de olur!


Veysel Karani Hazretlerine sorarlar;

"Nasılsınız?"

Cevap manidardır;
"Akşama çıkıp çıkamayacağını bilemeyen bir insan nasıl olursa."

Sevenleri ısrarla kendisinden bir nasihat duymak isterler..

O gülümser ve 

- Allah'ı bilir misiniz?

- Evet biliriz...

- Öyleyse başka şey bilmeseniz de olur.


- Efendim bir nasihat daha...


- Allah sizi bilir mi?
- Elbette bilir...

- Öyleyse başkaları bilmese de olur!

Tövbeyi dilinden kalbine indir...

Ey yolcu !
Her an Allah'ın huzurunda olduğunu bil...
Tövbeyi dilinden kalbine indir ki; 
kötülük seni gördüğünde yolunu değiştirsin...

Abdülhalık-i Gücdevani (k.s.)

Nereye taşındı?

Ben çocukken komşuluk diye bir kavram vardı.
Nereye taşındı haberi olan var mı..?

Mehmet Şahin

Her satır bin Ah eder

Her dokuduğum söze bin tokat düşer kitab-ı aruzda
Duygularımı derinlere iten, sevincimin azlığıydı
Kalemim savunmaya çekildi, düşüncelerim taarruzda
Mürekkebimi siyah yapan, sayfalarımın beyazlığıydı

Ayraç koydum her anıma, bir külfeti yaşamaya başladım
Besmele miktarınca inşirah duydum gecemin ayazında
Şu fakir ömrü, sonsuz hayatın zenginliğine bağışladım
Her 'ah' bir dua niyetiyle yükselir gönlümün avazında

Bir dağın sinesinde yankılansa vaveylam, yine az gelir
Yusuf kokan kuyulardan çıkardım yalnızlığımın demini
İçimde, müebbede mahkum özlemlere itiraz yükselir
Çatlar, 'sessizlik' isteyen emirle, arsızlığımın zemini

Heybeme nice hayaller sığdırdım, umutla döndüm ufkunda
Efsunlu cümlelerim yok benim; her harfin sonunda bir keder…
Çocuksu gülüşlerim kaldı, yorgun uçurtmaların ucunda
Makbere girince bedenim; ardımdan her satır bin ah eder

Kadim Dolunay

Ekmeğin güzelliği


Canımın içi. Kırk yıldır öpüp alnıma koyduğum. Vefalım. Nereden başlayayım senin güzelliğini anlatmaya. İstersen gel önce doğduğun yerlere, şu uzak ekin tarlalarına gidelim birlikte. Kuş seslerine ve yağmura uzanıp duran yeşil başakların tam mevsimidir. İkimiz de tırpanlardan, harman yerlerinden, taşları ağır değirmenlerden geçtik, ikimiz de değiştik. Bakalım, kendi özümüze doğru çıktığımız bu yolculuk neler öğretecek bize; nasıl ağırlanacağız? Belki yolda bir iyilik yapar, bin yılların ambarlarını da açarsın bana. Sümerli rahiplere adak verildiğin günlerden, Nil’in kıyılarındaki eski hasatlardan, hafızana sinmiş dibek seslerinden, kuraklık bastığında çektiğin acılardan, tam açlıktan ölmek üzereyken sana kavuşanların gözlerinden ve sevdiği adam için sofra kuran bir kadının içinden geçirirsin arkadaşını. Vaktimiz olursa, köylü kadınların hamur teknelerine, kasaba fırınlarının uzun küreklerine, küçük şehirlerdeki bakkalların ekmek dolaplarına da uğrarız. Bırakalım, gittiğimiz her yerde güzelliğin aklımızı çelsin…

Sen ki bana bir anne armağanısın. Bu huysuz nöbetçinin, kış günlerinde nasıl pişmeni beklediğini, tandırdan demir bir çengelle çıkarılıncaya kadar nasıl sabırsızlandığını bilemezsin. Sonraları ne zaman bir kış fırınının önünden geçsem, o ilk zemherilerden kalma tanıdık buğun aklımı çelmeye yetti. Pek çok kez içeri girmekten, tezgâhın önüne dikilmekten alamadım kendimi. Bir elimi yaktıysan öbür elim ne güne duruyordu! Sokakta, insanların arasında hiç çekinmeden bir yerlerini çimdikleyip durdum, sevgilim sendin. Sürekli bir kenarından büküp kopardım, yanımda kim varsa sıkılmadan ikram ettim ve sıcak bir ekmeğe hayır diyen mızmızları anlamakta güçlük çektim. Âdetimdi, ikramımı memnuniyetle kabul edenlerin bir anlık da olsa gözlerinin içine bakmaktan alamadım kendimi. Sadece mutluluk değildi aradığım. Sıcaklığını her kimle bölüşsem, artık ondan bir kötülük gelmeyeceğine inanıyordum çünkü. Bu âdetimi terk ettiğimi sanma; hâlâ senden daha güzel bir armağanım yoktur benim. Hâlâ sıcak bir ekmeğin aracılık ettiği merhabanın bereketiyle şenleniyor bu tekne… 

Biz yerimizde durmak nedir bilmeyiz. Bir kentten diğerine, bir ülkeden ötekine, bir semtten berideki semte sürekli adres değiştiririz. Sadece yerimizi mi? Âdetlerimizi de, arkadaşlıklarımızı da değiştiriyoruz durmadan. Yine de her nereye gidersek gidelim, hangi yabancı sofraya oturursak oturalım, orada gülümseyip duruyorsun yüzümüze. İnsan biraz düşününce anlıyor ki, seninle merhabalaştığımız hiçbir yer bize yabancı değil. İster bir kızın parmakları olsun, ister bir işçinin kirli avuçları, sana dokunan bütün elleri tanıyoruz. Kimi ilişkilerimizin ömrünü bile, bir ekmeği paylaşabildiğimiz günlerle hesaplıyoruz. Nankörlük ettiğimiz, her gün defalarda boğazımızdan geçtiğin halde seni görmezlikten geldiğimiz olmuyor değil. Darılma! Şu hoppa balçığımız eninde sonunda yine huzurunda çözüyor eğerini. Akşamları sen olmadan eve gidemiyor; dünyayı üzerine yaysak, sen yoksan sofranın aklını çelemiyoruz…

Ya biz Türklerin sana duyduğu şu sarsılmaz bağlılığa ne demeli! Daha bir akrabaya, bir büyüğe, bir misafire nasıl davranacağımızı öğrenmeden bir ekmeğe nasıl davranacağımız öğretiliyor bize. Yere bir kere düşmeye gör! Önce telaşla düştüğün yerden kaldırıyor, öpüp başımıza koyuyor, sonra da kuşların görebileceği bir yere iliştiriyoruz seni. Bu topraklarda kimse ekmeği ayaklarıyla çiğnemeye cesaret edemiyor. Kötülük bile, bir dalgının tabanlarına kurban gitmesin diye, garip bir incelikle eğilip korumaya alıyor seni. Kaç kez duymuşsundur koca koca adamların çocuk gibi “ekmek çarpsın” diye yemin verdiğini. Çünkü gerçekten de çarpılmaktan korkuyoruz! Sadece bunlar mı? Söyle, seni varlığının sınırı yapan kaç millet var şu yeryüzünde? Islatıp yiyeceğimiz bir kuru ekmeğimiz kalıncaya kadar, yoksulluğun bütün basamaklarına bahane bulabiliriz. Bizim kıyametimiz, eve ekmek götüremediğimiz gün başlıyor. 

Bu yüzden en mahrem utancımız sensin…

Ali Ayçil / Yenilgiden Dönerken

(www.abherii.blogspot.com'dan)

14 Nisan 2013 Pazar

Yağmur


Vâreden’in adıyla insanlığa inen Nûr
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır âb-ı hayat
En müstesna doğuşa hâmiledir kâinat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir ân düştü
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtâbını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü âvâredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım


Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden
Ulaşır intizârın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükûtu yâr, sevinci dualar kadar derin


Çâresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezîr yaşadım ki, yaşanmamış, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım


Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira’dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahının hayalleri


Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücellâ çehreni izleseydim ebedî
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklâl boşluğunda arılan nâdân düştü

Dolaşan ben olsaydım Sâve nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedî aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyyâ bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zâlime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü


Bâdiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebvâ’da esen rüzgâr
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firâkınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlamış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madenî arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım


Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayalî
Hazîndir ki, dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenîn
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin


Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyrâ’yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekânın fırçasında solmayan resim senin


Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü


Islaklığı sanadır ahimin, efgânımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin


Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım


Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü


Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım


Kardeşler arasına heyhat, sû-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz’ân düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazân düştü


Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım


Nurullah Genç

Araftayım...


Araftayım, iki bilinmezlik arası bir diyardayım.
Yusuf'un terkedildiği kuyuda Züleyha'nın utancındayım.
Ben İsrafil'in üflediği yankıdayım.
Ne cennette, ne cehennemde...
Ar ve Af deveranında, yanlız Allah sevdasındayım..!

Hz. Mevlâna

Mesele bir Ebûbekir olmak

Mesele kırk Ebûbekir içinde kırkbirinci Ebûbekir olmak değil, 
kırk ebucehil içinde bir Ebûbekir olmaktır...

Nureddin Yıldız

13 Nisan 2013 Cumartesi

Gurbettir...


Bir gönle gariplik çöktükten sonra,
Hanesi de, sılası da gurbettir.
Hasretlik boynunu büktükten sonra,
Rüyası da, hülyası da gurbettir.

Farketmez gurbette ne yokuş, ne düz,
Görmeyene birdir gece ve gündüz,
Yokda çevresinde tanıdık bir yüz,
İki kaşın arası da gurbettir.

Şah damarı kadar yakın da olsa,
Uzaktır arada bir perde varsa,
Gönül arzuluyor, göz görmüyorsa,
Şu duvarın arkası da gurbettir.

Abdil Yıldırım

Her gün 360 sadaka vermek


Resûl-ü Ekrem Aleyhissalât-ü Vesselâm buyurdular ki:

İnsanda 360 mafsal vardır. 
Her gün 360 sadaka vermesi gerekir. 
Birine yol göstermek bir sadaka, 
Zahmet veren bir şeyi yoldan kaldırmak bir sadaka,
İhtiyaçtan fazla elbiseyi vermek de bir sadaka, 
Şerri dokunmaktan çekinmek de bir sadakadır.

Hadis-i Şerif, İbni Sünni