26 Kasım 2012 Pazartesi

Lütuf gecikmedi, geciken sensin

...

- Bir sözlüğe ihtiyacım var.
- Kaç kelimelik olsun?
- Tek.
- Tek kelimelik bir sözlük mü dediniz!
- Evet içinde yalnız “dua” kelimesi olsun!

Dua: Yakarış.
Dua: Çağırmak.
Dua: Yalvarmak.
Dua: Seslenmek.
Dua: İstemek.
Dua: Susmak.
Dua: İhtiyacın anahtarı.
Dua: Söz.
Dua: Fiil.
Dua: Hal.
Dua: Hüzün dalgaları.
Dua: Günahkarın merdiveni.
Dua: Haberleşme.
Dua: Özlem dili.
Dua: Günahların gözyaşları.
Dua: İnsanla Allah arasındaki köprü.
Dua: Kalkan.
Dua: Ok.
Dua: Bulut.
Dua: Acz.
Dua: Kudret.
Dua: İp.
Dua: Kuyu.
Dua: Teslimiyet.
Dua: Zikir.
Dua: Tövbe.
Dua: Namaz.
Dua: Yardım talep etmek.
Dua: Küçükten büyüğe yöneliş.
Dua: İtiraf.
Dua: Şükür.
Dua: Sınırlı olandan sınırsız olana sıçrama.
Dua: Tanıma.
Dua: Af.
Dua: Merhamet.
Dua: Tevhid.
Dua: Tesbih.
Dua: Sevgi.
Dua: Hâyâ dili.
Dua: Hayat.

“Bana dua edin, duanızı kabul edeyim,” (Mü’min, 60) buyurdu Allah. Çağrıya kulak verdi insan, dua etti Allah’a. Ayakta, otururken, yürürken, yatarken kımıldadı dudakları. Dua ettikçe gücünün farkına vardı, dua ettikçe acizliğinin. Ve gerçek sahibine verdi kudreti sonunda, böylece özgürleşti. Dudaklarının kımıldamasıyla yetinmedi hem. Bir ağaç dikti, elleri kımıldadı. Bir hastayı ziyaret etti, ayakları. Bir kitap okudu, düşünceleri kımıldadı. Bir mektup yazdı, rüyaları. Tohum ekerek toprağı kımıldattı, sulayarak çiçeği. Bineğini bağladı bir gün kaybolmasın diye, harekete geçirdi aklını. Sonra öyle bir sustu ki, dua ettiğini anlamadı kimse, o derin sessizlikte kalbini kımıldattı. Ticaret yapar gibi istemedi Rabbinden. Hatta hiç istemedi. Haliyle çaldı o yüce kapıyı. Kapı açılmadı sanarak korktu bazen. “Kapı kapanmadı ki hiç!” diye uyarıldı. Her şey takdir edilmişti ezelden. İstemek için dilin açılması lazımdı. Lutfetmek isterse lutfederdi anahtarı. O zaman açılırdı göğüs. O zaman çözülürdü dilin düğümü. O zaman kolaylaşırdı iş. Kabul edilmeyen dua yoktu. Ya dünyada verilirdi istediği veya âhirete saklanırdı. Ya da istediği iyilik yerine başına gelecek bir kötülük bertaraf edilirdi. Yeter ki ürpermeyen bir kalp olmasın kalbi. Yeter ki farkına varsın hikmetin: “İlâhî ihsan gecikti deme! Geciken sensin nefsini yöneltmekte Allah’a!” 

- Bana dua et!
- Dualar müşterek!
- Bana dua etmeni istemiştim.
- Dualar müşterek, dedim ya!
- Müşterek dedikten sonra kaç kişiye dua ettin ardından.
- …
– Bana dua et! Gazzeli çocuk dua istedikten sonra Gazzeli bir âlimden,
İmam Şâfîî’den şu dizeleri okudu:

“Duayı hor görür, onu küçümser misin? Dua nelere kadir nereden bileceksin!.. Gecenin okları hedefi şaşmaz ama zamanı vardır ulaşır yerine saati dolduğunda.” “Demek oka benzetiyor İmam Şafîî duayı!” diyecek oldum. Çocuk “Hem ne oklara!” diyerek, yeni mısralarını okudu İmam’ın:

“Savaşmaktan yıldığın nice zalimler vardır. Kader öyle bir düşürür ki onları ağına… İslâm denince ibadet ve zırhlarla korunmak mümkün olmayan dualar gelir aklıma. Bil ki zalim kurtulsa da elinden dua oku vardır arkasında. Kas Şehri’nin oku gibi keskin Peşinden gelen. Ki o okun püskülleri kirpikleridir uykusuz gözlerin. Ve o kirpikler ki gözyaşlarını taşır.”

Ali Ural

23 Kasım 2012 Cuma

Felâket

Ölmek, felâket değildir. 
Asıl felâket, öldükten sonra başına gelecekleri bilmemektir. 

İmam-ı Rabbâni Hz.

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:

1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)

Hz. Âişe’nın belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
“Bu ne orucudur?” diye sordu.
Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buhari, Savm: 69.
O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu. Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir. Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.(5)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”(6)
“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.

Bîr hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.

Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.

1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31. 
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40. 
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43. 
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2:116.

22 Kasım 2012 Perşembe

Keder sana yakışmıyor

Ne kadar değişmişsin ben görmeyeli
Ellerin güzelliğini kaybetmiş nasırdan
Hüzün rengi almış saçlarının her teli
Gözlerine gölgeler düşmüş kahırdan
O gözler ki gördüğüm gözlerin en güzeli

Ne kadar değişmişsin ben görmeyeli
Böyle mahsun kederli değildin eskiden
Hayat doluydun gülerdin çoğu zaman
Dudakların nemliydi sevgiden arzudan
Yapraklarına çiğ düşmüş karanfiller gibi
Baygın kokusuna anılarla beraber giden

Böyle mahsun kederli değildin eskiden
Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar
Ağlamaktan mı karardı gözlerin
Bir zamanlar gözyaşını sevmezdin
Şimdi neden yaşardı gözlerin
Hasta mısın yorgun musun söyle neyin var
Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar

Arzular vardır bilirsin anlatılamaz
Eskisi gibi kalsaydın ne olurdu
Taptaze ıpılık kar gibi bembeyaz
Keder sana hiç yakışmıyor lütfen gül biraz
Arzular vardır bilirsin anlatılamaz...

Victor Hugo

Allah için sevenleri biz Allah için çok sevdik

Allah için sevenleri,
Allah için konuşanları,
susanları,
vuruşanları,
ölenleri,
kalanları, gidenleri,
yazanları, okuyanları,
özleyenleri,
bekleyenleri...
Allah için sevenleri,
biz Allah için çok sevdik.

Mehmet Deveci

21 Kasım 2012 Çarşamba

Kırılıp ezilirken gülümsemek

Ben, sedefe benzerim; beni kırdıkları zaman gülümserim..
Bir rahatlığa, bir üstünlüğe ulaşınca gülmek, ham kişilerin işidir...
İnsan olan, kırılıp ezildiği zaman gülümseyendir...


Hz. Mevlâna


20 Kasım 2012 Salı

Dört kutsal kelime

Dört kutsal kelime duydum
acz, nasip, rahmet, ölüm…

Cahit Zarifoğlu

İmtihan


İmtihan bitti sanıyorsun ama omuzlarındaki "yazarlar" durmaksızın yazıyor. 
Bu öyle bir imtihan ki "Kitab"a bakmak serbest. 
Gökyüzünden, denizlerden ve dağlardan kopya çekmek de. 
Bu öyle bir imtihan ki yeryüzünün her köşesinde 
başında gözetmenler olmadan girebilirsin. 
Her dilde yazabilirsin cevaplarını. 
İsmini yazmayı bile unutsan cevapların geçerli. 
Bu öyle bir imtihan ki dört yanlış bir doğruyu götürmüyor, 
bir doğru on yanlışı siliyor. 

A.Ali Ural / Tek Kelimelik Sözlük

Sevdiğinin ahlâkı ile ahlâklanmak

Kişi sevdiğinin ahlâkı ile ahlâklanır;
Bu sevenin elinde değildir, sevgi bunu icap ettirir...

İmam Rabbani

19 Kasım 2012 Pazartesi

Mü’minin rahatı, Rabb’ine kavuştuğu gün

Mü’min dünyada sıkıntı çeker.
Fakat hiç şüphe yok ki, o bu sıkıntılar içinde de, darlıktan sonra huzûr bulur.
Fakat  sen hemen rahata talip oluyorsun.
Biliyor musun, mü’minin rahatı, Rabb’ine kavuştuğu gün olacaktır.

Hazreti Şah-ı Nakşibend (ks)

Söyleyin gülsün

Zulme uğrayanın kurumuş dudaklarına söyleyin gülsün,
Bir gün mutlaka zalimin dişleri sökülecektir…
Sadi-i Şirazi

18 Kasım 2012 Pazar

Dünya

Hz. Ebu Bekir (r.a), birgün bir ceviz için kavga eden çocukların arasına girer;
'Durun ben ikinize de pay edeyim' der.
Cevizi kırar içi boş çıkar.

Mübarek, çocuklara döner;
'Biliyor musunuz' der;
'uğruna dövüştüğümüz dünya bu işte!'

17 Kasım 2012 Cumartesi

Bildiklerini unut

“Bildiklerini unut” diyor DOST.
“Gel al eline bir silgi, şu yeni başlayan güne bilgilerini silmekle başla.
Zanlarını, yargılarını, önyargılarını
ve dahi bütün genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et.
Gıybet etme sakın,…
bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker.
Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma,
insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın.

Senin gönlün değişirse dünya değişir.
Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan, 
onun durumuna düşme ihtimalin o kadar artar.
Kainatın matemetiğidir. Bir koyar, bir alır insan.
Bilmeden kendi hesabını dürer”
diyor DOST… 

“Hiçbir konuda emin olma
diyor DOST… Kendini ayrıcalıklı sayma.
Konumuna ya da mevkine, ismine veya şöhretine güvenme.
Şu hayatta tüm zahiri kisveler sabun köpüğünden ibarettir.

Nazlı nazlı yükselir köpük, derken pat diye sönüverir.
Herzaman başkalarından öğrenmeye açık ol.
En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme, büyük konuşma.
Cümlenin sonuna nokta değil, ünlem değil, virgül yahut üç nokta koy.
Açık bir kapı bırak daima. 

Ne kadar bilsen de hiçbirzaman yeterince bilemeyeceğini unutma.
Tevazudan şaşma.
Ancak o zaman kurtulabilirsin bilginin cehaletinden”
diyor DOST…

Şems-i Tebrizi

15 Kasım 2012 Perşembe

Merhaba dememişsen; anlamsızdır elvedaların...

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde; yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını, dağlara dönmeli yüzünü insan. 

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak; yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak....

Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, gerçekleştirmeyi denemeli! Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da, o dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı. 

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler, her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa, değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri; küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, birkaç durak önce inip servisten, otobüsten, yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli! 

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat! 
İllâ büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için! 

Başkasının yerine koyabilmeli kendini; ağlayan birine 'Gül', inleyen birine 'Sus' dememeli! Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli! 

Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; sevgisiz, soysuz kalarak! Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden, derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine... 

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını... Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna, fırtınada boranda; öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın! 

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği; bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! 

Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli! 

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı, bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı! 

Çünkü hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç çaresiz kalmamışsan; dermanı olamazsın dertlerin, ağlamayı bilmiyorsan; neşesizdir kahkahaların, merhaba dememişsen; anlamsızdır elvedaların... 

Ne, herkesi düşünmekten kendini; ne kendini düşünmekten herkesi unutmamalı! Bilmeli çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için... 

Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil, söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli! Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere... 

Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için! Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak! 

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi; ama kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin, zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için... 

Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten; ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan! Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi... 

Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...


Oğuz Atay - Tutunamayanlar

Hicri yılımız mübarek olsun

Hz. Muhammed (s.a.s), bu ayın dokuz, on ve on birinci günleri
oruç tutmayı ashabına tavsiye etmişti. 
Peygamber Efendimiz buyurur ki:
 “Ramazan orucundan sonra, tutulan oruçların en faziletlisi Allah’a izafet ile şereflendirilen Muharrem ayındaki oruçtur” (Riyazü’s-Sâlihin, II, 504).
Diğer hadislerde, Muharrem ayının onuncu gününe rastlayan
ve pek çok önemli olayın cereyan ettiği
“Aşûra günü’nde tutulan orucun, bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağı müjdelenmiştir” (Riyâzü’s-Salihin, II, 509).

Bu hadisin açıklamasında İmam-ı Gazalî:
 “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır.
Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. 
Bereketinin devamından da ümit edilir” demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek,
gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için,
 Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

Bir hüzün, bir de Filistinli çocuk…

Ben, Filistinli çocuk..
İnsanların gülmeyi unuttuğu,
sevinçlerin gömüldüğü yerden yazıyorum..
İçimdekileri kalem taşıyamaz, kırılır gider;
gözlerimi kapatıp da yazıyorum…


Ben, Filistinli çocuk..
Bakışlarımda özgürlük nidası,
adımda direniş rayihası...

Bitmez bir burukluk biçimindeyim.. 
Acı benim değil; ben acının içindeyim…
Bir çocuk çığlığı düşer uykunun en rüyalı yanına..
Açılır gözlerimiz karanlık sokakların en soğuğuna…
 İçim hüzün, dışım hüzün… Gözlerim, yüzüm hüzün…
Söyler misiniz, hangi çocuğun yüzüne yakışırdı ki hüzün?


 Ben, Filistin’de annesinin kucağında mütebessim çehresiyle uyuyan bir bebeğin,
bomba sesleriyle irkilip ağlamasını betimlemiş hazin bir tabloyum…
Kanla kirletilmiş hayallerin, kurşun yemiş heyecanların sahibi benim..
Bir çıkış noktası arıyorum, dört yanım keder..
Toplasam cümle ömrümü, ancak bir Ah’ım eder..


Neden ölüm kokar bu karanlık..?
Ve neden öz yurdumda eğreti bu gündüzler..?

Bir kabir miktarı toprak parçam olsa kâfi bana…
Orada oynar, orada ölürdüm…
Ne hayallerimle sizi rahatsız eder, ne de çığlıklarımı üflerdim kulaklarınıza…
Lale soğanları gömerdim toprağın yüreğine.. Sevgiyle…
Ekmeğimden bir parça koparıp yerken, kuşları izlerdim.. Sevinçle…
Biliyor musunuz, ellerimizin ekmek tutan yanıydı taşlar.
Semadan indirdiğim ellerimi bir taşa uzattım..
Öyle sıkı tuttum ki.. Bedenim taş kesildi, taş oldu..
Taşa verdim kalbimi, taş, ben oldu.. Öfkem boşaldı taşa doldu…
Derin bir nefes sonrasında ‘A L L A H’ dedim
ve kendimden bir parçayı savurdum balçık yutmuş vicdanlara..!

Ah… Taşların suretine gizlenmiş gözlerimizi görebilseydiniz
kalbiniz titrer, soluğunuz kesilirdi…


Taş taşıdım, katran vicdanların sa/vurdum beline…
Taş taşıdım, şu insanlığın yıkık temeline!
Taş taşıdım bunca zaman, yüküm ağırdı..
Sayfalar “gel” dedi, kalem çağırdı…
Bu, kırıp attığım kaçıncı kalem.. Bilmem..
Üç noktaya sığar mı dersiniz hüznümüz?

Kadim Dolunay

14 Kasım 2012 Çarşamba

Kırık gönülleri tedavi eden O’dur

Doktorluk hayatımda kat’i olarak inandım ki, 
 tedavi hem bedene hemde ruha yapılırsa daha faydalı oluyor.
Bilhassa ruhî depresyon gösteren hastaların tedavisi, 
onları Allah’a inandırmak suretiyle oluyor.
Birçok hastalığın sebebi korku ve üzüntüdür.

Korku ve üzüntüyü tedavi etmenin en kolay yolu
Allah’a inanmak 
ve O’na güvenmektir. 
Kainatta bir Tanrı vardır.


Kırık kemikleri ve kırık gönülleri tedavi eden O’dur…


Prof. Dr Paul Ernest Adolph

13 Kasım 2012 Salı

Le Petit Prince - Küçük Prens

"Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Herşeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana.. belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun, böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin..."

Küçük Prens "Büyükler hiçbirşeyi tek başlarına anlayamıyorlar, onlara durmadan açıklamalar yapmak da çocuklar için sıkıcı oluyor doğrusu."

"Büyükler sayılara bayılırlar. Tutalım, onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız, asıl sorulacak şeyleri sormazlar. Sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile. Kaç yaşında, derler, Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor? Bu türlü bilgilerle onu tanıdıklarını sanırlar.

Deseniz ki: "Kırmızı kiremitli, güzel bir ev gördüm. Pencerelerde saksılar, çatısında kumrular vardı". Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi. Ama "yüzbin liralık bir ev gördüm" deyin, bakın nasıl: "Aman ne güzel ev" diye haykıracaklardır."

"İnsan üzgün olunca günbatımının tadına daha iyi varıyor."

"Sevdiğiniz çiçek milyonlarca yıldızdan yalnız birinde bile bulunsa, yıldızlara bakmak mutluluğunuz için yeterlidir. 'Çiçeğim işte şunlardan birinde', deriz kendi kendimize. Ama bir de koyunun çiçeği yediğini düşün, bütün yıldızlar bir anda kararmış gibi gelir."

"Ne kavranılmaz bir yer şu gözyaşı ülkesi."

"Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir."

"Acaba bir gün hepimiz kendi yıldızımızı yeniden bulalım diye mi yıldızlar böyle parlıyor?"

"-İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnızlık duyuyor kişi...
-İnsanların arasında da yalnızlık duyulur, dedi yılan."

"İnsanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar."

"İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez."

"Gülünü bunca önemli kılan, uğrunda harcadığın zamandır."

"Bir yerde bir koyunun saklı oluşudur çöle güzellik veren."

"İnsanlar hızlı trenlere biniyorlar, ama ne aradıklarını bildikleri yok. Koşuyor, heyecanlanıyor, dönüp duruyorlar. Bunca çabaya değse bari..."

"Sizin dünyadaki insanlar, bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar... Oysa aradıkları, tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir."

"Birinin sizi evcilleştirmesine izin verirseniz, gözyaşlarını da hesaba katmalısınız."

"Yüreği, vurulmuş bir kuşun yüreği gibi çarpıyordu."

"Benim için çölde bir kaynaktı gülüşü."

"Bir yıldızda yaşayan çiçeği seversen, geceleri gökyüzüne bakmak güzel gelir. Bütün yıldızlar çiçeğe durur."

"Bırakılmış eski bir deniz kabuğu gibi olacak kalıbım. Eski deniz kabuklarına acınmaz ki."

Antoine de Saint-Exupéry - Le Petit Prince (Küçük Prens)

En güç üç şey

En güç üç şey vardır: 
Bir sırrı saklamak, 
bir yarayı unutmak, 
biri de boş zamanı iyi kullanmaktır.

Şeyh Sadi Şirazi

Teşekkür konuşması olan Fatiha


Fatiha, cennete alınan müminlerin teşekkür konuşmasıdır.
Demek ki günde beş vakit Fatiha okutarak, 
cennetine hazırlıyor seni RABBİN.

Senai Demirci

12 Kasım 2012 Pazartesi

Günaha düştükten sonra...

Âriflerden biri, çamurlu kaygan bir yolda, eteklerini toplayarak, 
dikkatli adımlarla yürüyordu. Fakat bütün çabasına rağmen düştü.
Her tarafı çamur olduğu için, artık serbestçe yürümeye başladı. 
Bir taraftan ağlıyor ve:
"İşte, günaha düşmeden önce günahlardan sakınan adamın hali budur. 
Bir defa, iki defa… Günaha düştükten sonra, artık aldırış etmeden 
onun ortasında yürümeye başlar!" diyordu.

Sıkıntıyı, ezilmeyi göze almak


'Üzülme' der Mevlâna ve;
"bir yandan korkun bir yandan umudun varsa iki kanatlı olursun;
tek kanatla uçulmaz zaten.

Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil kilimin tozunu almaktır.
Allah sana sıkıntı vermekle kirini, tozunu alır, niye kederlenirsin?

Taş taşlıktan geçmedikçe, parmaklara yüzük olamaz.
Yüzük olmayı dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır."


10 Kasım 2012 Cumartesi

Allah anıldığı zaman

Gerçek mü'minler o kişilerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer.

Allah'ın âyetleri okunduğunda bu âyetler onların imanlarını pekiştirir de 
sadece Rab'lerine güvenip dayanırlar.        

Enfâl sûresi (8), 2

Bütün bilimlerin özü

Bütün bilimlerin özü 
"Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim" ilmini bilmektir.

Mesnevî III, 2654

9 Kasım 2012 Cuma

Allah seni toplasın!


Eskiler böyle dua ederlermiş hep… Ne güzel bir duadır bu ya Rabbi çağa karşı!
 Allah seni toplasın! Gözünü.. Kulağını.. Aklını.. Yüreğini.. Hayalini…
Toplasın ağyardan.. Sana "el" olan sınırlardan.. 'Allah seni toplasın.'
Toplanmazsan dağılacaksın çünkü… Dağılanca da dağıtacaksın!
 İşte toplumlardaki kargaşaların sebebi hep bu 'dağınıklık.'
Her parçamız bir yerdeyken ne kendimiziz ne de kendimizdeyiz.
Üstelik "biz"i bitirdiğimiz gibi 'gayrımızı' da bitirmekteyiz.. İşin esası Tevhid anlayana..
Topla bizi ya Rabbi!  
Elimizi, dilimizi, G/özümüzü, kulağımızı, aklımızı, hayalimizi,
topla yüreklerimizi ne olur...
Vakittir Dua olsun çağa karşı, hala diri kalan bir yürek yarımızdan. Amin! 

Ayşe Reşad

7 Kasım 2012 Çarşamba

Sen gel/Sen...

özlüyorum...
bilmediğim şehirleri.. ıslanmadığım yağmurları.. dinlemediğim ezanları..
seyretmediğim bulutları.. kokusunu almadığım toprağı...
aniden saplanıverse bir ağrı.. beynimi alt üst ediverse...
ta ayağımdan başıma kadar bir karıncalanma tutsa..
ellerim tir tir titrese.. yazamasam..
kırılsa kalem.. tükense kelam.. kapansa defter...
pencerelerim perdesiz kalsa... ürksem.. üşüsem.. yansam.. kavrulsam...
ışığım sönse, mumu eritse aydınlık..tutsa nefesini rüzgar..
kalsam odalarda..penceresiz.. kapısız.. yastıksız.. yorgansız...
içime dökülse alevler.. çığlıklarıma karışsa gözyaşlarım..
parmaklarımın arasında saklasam sancıyanlarımı...


sancılarımı.. sancılı yanlarımı... kafiyeler de tükense artık.. 

şiir bitse... mürekkep donsa... gökyüzü çökse üzerime...
ayaklarımın hiç gitmemecesine bastığı şu betonlar,
kurutsa elimi.. ebu Lehep gibi...
sonra.. ve sonra... ben her şeye bittiler söylerken..
ve dahi her kelimeye karanlık çökerken..
inşirahsız şu sadrıma satırlar dizerken...
Sen gelsen...
kapısız odama gözlerimden girSen...
önce yüzüme bir nur dokunsa.. sonra üflese İsrafil o sur'a...
kopsa kıyametim... dünya-ahiret yanılgım son bulsa...
nihayet işaretleyebilmiş olsam doğru şıkkı...
hak etmiş olsam ayakta bir alkışı...
geldin ya; öpücük kondursan alnıma..
bittiğim an olsa, yere doğru daha bir yaklaşsam..
dizlerimin bağı bir çözülüverse...
âh bir çözülse... ayetler gelip yerleşse sonra..
Senin dilinden bildiğim yegâne cümleler tıkanıp kalsa boğazıma...
"Mâ veddeake" desem... rabbuke'yi getiremesem...
Sen tamamlasan ayeti.. Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ.
Rabbin terk de etmedi seni.. ne küstü ne de darıldı sana...
bir yazı bitimi gibi ne yapacağını bilemeyenin sözlerini;
armağanmış gibi sakla...
inşirah olmuş sadrında..
yalnızca tasdik bırak bana...

"amenna ve saddakna..."

Hümeyra Özdemir




Senai Demirci’ nin sesinden…