29 Eylül 2012 Cumartesi

Âzâların şükrü


Bişr-i Hâfî Hazretleri buyurdu ki:

Âzâları içinde yalnız dili ile şükreden kimsenin şükrü az olur.

Çünkü gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman onu almak,
Eğer şer görürse onu örtmektir.

Kulağın şükrü, bir hayır işittiği zaman onu ezberlemek,
Şer işitirse onu unutmaktır.

Ellerin şükrü, onlarla hak olandan başkasını tutmamaktır.
Mîdenin şükrü, ilim ve hilm ile dolu olmak;

Ayakların şükrü de, iyilikten başkasına gitmemektir.
Kim böyle yaparsa hakîkaten şükredenlerden olur. 

28 Eylül 2012 Cuma

Sahi sevgi neydi?

Hatırlayanlarınız var mı, sevgi neydi? İlk sevgi sözcüğünü, ilk kıpırdanışını yüreğinin hatırlayanlarınız var mı? İlk hüznümüzün adını sevgi koyabiliyor muyuz şimdi geriye dönüp baktığımızda? Derûni coğrafyamızı kaplayan zifiri bulutların ve üzerimize örtülen maddeci felsefenin ağırlığına ne zaman başkaldırmıştı sevgilerimiz, hatırlayanınız var mı? Ne zaman sevgilerimiz paralarımızdan önce tartılırdı; ya ne zaman pazar eyledik sevgilerimizi, biliyor musunuz? En son ne zaman bir sevgiyi söyleşmiştik bir sevgiliyle?!...

Her gün bir parçamızı daha tüketen teknoloji çağında sevgiye en son ne zaman merhaba demiştik, hatırlayanınız var mı? Hatırlıyor musunuz, sevgi neydi? Üzüm henüz yaratılmamışken insanları sarhoş eden o muydu acep? O muydu canından ve cihandan geçiren sahip kıranları? Bin yıllar ve binlerce yıllar boyunca pervaneyi ateşe düşüren, bülbülü şeydalandıran o muydu? Neydi sevgi?!..

Hatırlayan var mı, sevgi neydi? Leylaların, Şirinlerin, Aslıların nazı mıydı o; yoksa Mecnunların, Ferhatların, Keremlerin niyazı mı? Hangisinde belirmişti ilk kıvılcımı sevginin? Neydi sevgi?!..

Açıkken gözbebeğimize yerleşen de, göz yumduğumuzda gönlümüze sızan da sevgi değil miydi bir vakitler? Bir dudağın kıpırdanışından yanağımıza akseden pembelikler, utanmalar, sevgi değil miydi yoksa? En son ne zaman kızarmıştı yanağınız, hatırlayanınız var mı? Uykumuzu en son ne zaman terk etmiştik sevgiyi düşünmek adına? En son sevgi şiirini hangi gecede okumuştuk? Sahi neydi sevgi?

Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı? Sûreti sîrete, arazı cevhere, bedeni ruha köle eylemek miydi sevgi? Sevgi bir iyilik miydi, şefkatli bir cümlecik mi? Neydi sevgi, dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi, yahut bâtın mı; kalıp mıydı, ya ki can mı? Var olmak mı, varlıktan geçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiştik; ağlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu? Sevgi neydi?!..

Unuttuk, acep neydi sevgi? Bir yetimin başını okşarken dimağımıza yerleşen tat mıydı o? Bir bebeğin süt kokulu tenindeki su çiçeği miydi? Sabah evden çıkarken özlemeye başladığımız bir ses miydi? Hatırlayanınız var mı, sevgi neydi? Sevgi bir sigara dumanında, bir tren düdüğünde, bir dalganın en son hışırtısında ve bir turnanın kanadında mı kalmıştı? Sevgi Medine'de, Semerkand'da, sevgi Bağdat'ta, Endülüs'te, ta caddelerde, sokaklarda, evlerde, kapıların tokmaklarında çınlar durur muydu eskiden? Ya neden şimdi Ayasofya'da pitoresk, Divanyolu'nda kaldırım taşı, Ankara'da ittifak, Yeşil Kubbe'de Mevlanâ, Erciyes'te kar, Fırat'ta bir içim su olup girmiyor dünyamıza?!

Neden nefesimiz daralıyor hummalı inatlarımız, kallavi benliklerimiz yüzünden? Neden gönül yuvalarımıza kuzgunlar pikeleniyor da nesillerimiz sersefil ve derbeder?!.. Sevginin koynunda büyüttüğümüz nazeninlere nazı enîn ile mi unutturdular, semenderlerimiz ateşe niçin yanmaktalar? Soralım ta içimize; neydi sevgi? Sevgi neydi sahi?

Bir mektubun ilk satırı mıydı; bir telefondaki ilk ses mi? İnsanı mutlu eden o ilk satır mıydı defalarca okunan; yoksa ilk satur arayışları mı tekrar be tekrarlanan? Telefondaki bir ses insanın bir ömrünü doldursa mı sevgiydi gerçekten; yoksa yeni sesler duymaya hiç yetmeyecek ömürlerin arayışları mı? Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi; kâh hüzünle, kâh mutlulukla hatırlanan. Belki de sabırdı sevgi, affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i İlahi'de ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir tevbeydi, nasûh kisvesinde; bir dirilişti nefsi öldürerek. Sevgi bir iyi ad bırakmaktı fena yurdunda. Ömür geçer de ad kalır...

Sevgi: İki hece.

Sevgi, sevmek kelimesinden türetilen bütün öteki kelimelerin en güzeli. Derin uykulara dalmadan önce ilk soru: Sevgilerinizi en son ne zaman hatırlamıştınız ve sevgiyi hak edenleri en son ne zaman?!..

Bir soru daha: Sevgileriniz yalan mıydı yoksa?

Ve son soru: Çorak vadilere yönelmişse sevgilerimiz, çevremizi kandırmıyorsa sulara, içimizde akan Nil olsa ne?!..

İskender Pala

Salavat getirmek


Kim bana sabah on, akşam on salavat getirirse,
Kıyâmet gününde şefâatime kavuşur.

Hadîs-i Şerîf

Ömür kısa

Vedâ limanına gemi yanaşır
Herkes tufanını içinde taşır
Bağlanırız, tul-i emel güderiz
Sonra bir gök-ata biner gideriz
Ömür kısa, hikâyemiz uzundur
Cümle âlem bu zindanda mahzundur.  

Alıntı

Âh! İnşirâh! Yâ Allah!..


İnşirâh, Yâ Allah!

Kalemin ve kâğıdın kaldıramayacağı, harflerin ve imlânın taşıyamayacağı bir dert var içimde. Çilenin ifadesine kalksam, mübalâğa ölü doğar dudağımdan. Kelimeler tefritte çoğalırken ifratta can verir bütün mânâlar. Ancak yine de yazının bedenine ihtiyacım var. Ruh, kara mürekkebin ucunda şimdi…

Keder, bütün zehirlerini sunuyor kadehime. Endişe, tüm zerrelerime varasıya dek kemiriyor hücrelerimi. Hüzünlerle örtülü gönül meclisimde sâkînin boynu bükük, peymânenin ateşi sönük… Ne dökülen meyin lezzeti var damağımda, ne de inleyen neyin ezgisi kulağımda… Derûnumda bütün ifâdeler tarifsiz ve bütün tarifler ifâdesiz… Nereye baksam acı, sancı, gam… Gün geçtikçe büyüyor kavgam. Âh ne yapsam? Ne yapsam da aralasam, aslında hiç kapanmayan kapıları…

“Melâle âşina bir nesil” de gelse, bilirim, benim elemime lâl kesilir dilleri… Bilirim, ben yine kendimleyim. Gönül âyinemde kendimi seyrettim de, ahvâlim nihâyetinde tek kelime: Çile! Şimdi dolansam kırk zeytin ve bir testi su ile. Nâfile…

Hani hikâyedeki gibi… Son haddine varasıya kadar suyla dolu bir bardağın üzerine konan gül yaprağı olsam. Girsem kapından. Âh ne yapsam? Ne yapsam da aralasam aslında hiç kapanmayan kapıları…

Bunca dert ve onca kasvetten sonra kapanmayan kapıların son/ucundayım. Ey bana şahdamarımdan daha yakın olan Allah’ım! Şüphesiz Sen beni benden daha iyi bilensin. İnşirâh! Koca bir okyanusum, her damlası günah kokan bir suyum. İnşirâh!..

Yûnus diyor ya:
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı

Tak etti bu gönül darlığı, dilimin tokmaklarına dayandı.

İnşirâh! Yâ Allah!

Hata ettim ve nihâyet Sen’in kapına geldim. Değil mi ki Sen; “Sen’in göğsünü açıp genişletmedik mi?” diyensin. “Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?”, “Sen’in şânını yükseltmedik mi?” kelâmını işitip de bir alev gibi titrememek, bir zelzele gibi kalbi titretmemek elde mi?

Sevgili… Kelâmının her bir kelimesini kendine yâr edinen bu fakîr, kendini yalnız hissedebilir mi, ey Sevgili? Ben kendimi bıraktığımda bile beni bırakmayan ilâhî müjdeni sol yanımda taşıyorum. Yâ Mevlâ, dünyâ denen bu zindânda ancak böyle yaşıyorum. Hücremde… Kimse bilmez; sırrı ifşâ eden kamışların sesi her ân yankılanır içimin vâdîlerinde, gül kokusu getiren sabah melteminin âsûde esintileri yayılır içimin vâdîlerine. Kimse bilmez, bu dîvâne nasıl yaşar kalp kalesinde…

Dünyâ bana büyük, dünyâ bana yük… Koca âlemi omuzlarıma, gönül âyinemi avuçlarıma koyuyor; ah yine de ağır basan ve cam kırıklarıyla parçalanan ellerimi kurtaramıyorum. Yaralarımı kendim saramıyorum. Soramıyorum sana ey her şeyimi, her zerremi bilen Rabbim… Ancak yine de bir cevap buluyorum kelâmında:

“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
“Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
“Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.”

Ne olur, kuşat fikrimi hikmetinle. Ne olur, donat gönlümü muhabbetinle. Ve gayret… Bir işi bitirip diğerine koyulmam için bana gayret ihsan et, ne olur… Hayretimle geldim aslında hiç kapanmayan kapıların önüne. Kalbimi ve beynimi, hissimi ve fikrimi… Sîretimi, sûretimi… Benliğimi, kimliğimi eritip de geldim kapına. İnşirâh! Kapına geldim. Bir alev topu gibi yana yana geldim. Sana geldim. “Ancak Rabbine yönel ve yalvar.” diyen Sen değil miydin? Nihâyet Sana yöneldim. İnşirâh! Yâ Allah!

Gönül ferahı istesem de, gönül refahı dilesem de bezm-i elestten bilirim güle kan, bülbüle figan düşüren hisseyi. Âşık ve maşûk ayırmaksızın herkese; «Belâ!» dedirten o suâli… “Elestü bi-Rabbikum?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” “Belî…” Bundan gayrısını kabul etmez lügatim ve bundan başkasına dönmez dilim. İllâ belâ… Dünyâ sayfasında önüme bir mürekkep karalığıyla dökülen her belâ, süveydâ gibi, mücellâ bir ayna gibi durur sol yanımda. Sol yanım şerha şerha, elif elif… Ve o kadar muhtaç ki genişletip ferahlatmana…

Yâ Allah! Biliyorum vebâlim çok. Anlatmaya mecâlim yok. Adının ezelî ve ebedî hürmetine bir âh çeksem yetecek hâlimin ifâdesine: Âh! İnşirâh! Yâ Allah!..

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge,
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı!
diyen Fuzûlî kadar,

Kimsesiz bir kimse yok her kimsenin var kimsesi,
Kimsesiz kaldım meded ey Kimsesizler Kimsesi!
diyen Avnî kadar kimsesizim cihan denen zindanda.

Yâ Velî!.. Bir tek Sen varsın. Varsın ateşin bütün bedenimi sarsın. Sen bana iki dünyâda tek yârsın. Bu hakîr, bu fakîr ne yapsın da adım atsın râhına. Bunca dert, kasvet ve kederden sonra muhtacım inşirâhına.

Yâ Allah… İnşirâh! İnşirâh!

Senem Gezeroğlu 

Ağlayabilir miyim gönlüm?

Ağlayabilir miyim gönlüm?
Müsaadenle..
Şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi…
Günaha batan tüm kirliliğin ile…
Ağlayabilir miyim?
İzin ver lütfen…
Şöyle inceden yağan yağmur masumiyeti gibi…
Öylesine ama ölesiye…
Bu can çıkana kadar bedenden…
Nefsimin nefesi kesilesiye…
Pembe güller mor menekşelere düşesiye…
Sol yanımın ateşi yükselesiye kadar…
Kendi omzumda kimseciklere yük olmadan,
Ağlayabilir miyim?
Şemsiyem önümde gökyüzünün ağlama isteklerime 
mukabele etmesini beklerken,
Karşımda duran ihtiyar dağın ardındaki gün boyu tebessüm eden güneşi kaçırmış gibi…
Dizlerimin bağını çözen sahtelikleri anlatırken kalem kırmış gibi…
Yabancılar içerisinde bulunan tek dostu terk etmiş gibi…
İç çeke çeke…
Düşürebilir miyim küskün damlaları elime…
Sonra da hiç ağlamamış gibi,
Hiç hissetmemiş gibi acizliğimi…
“Bir şeyim yok”larla tekrar katılabilir miyim?
Ağlamayı bile çok gören kendi kalabalığıma,
Ve…
“Bu son” diyecek kadar vefasız olabilir miyim?
Gözyaşlarıma…

Hümeyra Özdemir

27 Eylül 2012 Perşembe

Beniiii


Büyük şirketlerden birinin patronu, bilgisayar sistemleriyle ilgili önemli bir arızanın acilen giderilmesi için bilgisayar mühendislerinden birinin evine telefon etmesi gerekir.

Adamın evine telefon eder ve karşı taraftan fısıldayan bir çocuk sesi “Alo” der.

Patron sorar “Baban evde mi?”
Çocuk fısıldayarak cevap verir “Evet”

Patron sorar “Onunla konuşabilirmiyim?”
Çocuk fısıldayarak cevap verir “Hayır”

Patron şaşırarak “Peki annen evde mi?”
Çocuk fısıldayarak “Evet”

Patron , “Peki onunla konuşabilirmiyim?”
Çocuk yine fısıldayarak “Hayır”

Patron çocuğun cevapları karşısında şaşırır ve en iyisinin bir büyükle konuşmak olacağını düşünerek sorar,

“Orada başka kimse var mı?”
“Evet” der çocuk fısıldayarak , “Bir polis memuru var.”

Mühendislerinden birinin evinde polisin ne işi olduğuna anlam veremeyen adam sorar:

“Memur beyle konuşabilir miyim?”
“Hayır” der ufaklık, “Şu anda meşgul.”

İyice meraklanan patron: “Neyle meşgul?”
Çocuk fısıldayarak cevaplar: Annemle babamla ve itfaiyeci amcalarla konuşuyor”

Meraklanan ve endişelenen patron, telefondan gittikçe artan bir gürültü duyar “Bu ses de ne? diye sorar.
“Bir helikopter” der çocuk, hala fısıldayarak.

Panikleyen patron: “Neler oluyor orada” diye sorar
Çocuk hala fısıldayarak: “Arama kurtarma timi geldi.”

Patron endişeli ve neler olduğunu bilmemenin kızgınlığı içinde: “İyide neyi arıyorlar?”
Küçük çocuk hala fısıldayarak ve kıkırdayarak cevap verir “Beniiii

ALINTI
  

26 Eylül 2012 Çarşamba

Allah'a anlatacaksınız

Herkes derdini size anlatacak.
Ama siz derdinizi sadece Allah'a anlatacaksınız.

Zübeyir Gündüzalp

Acılar denizinde boğulmuşum

Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını
Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa...
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını...

Ümit Yaşar Oğuzcan

Sessiz konuşabilmek

Sözsüz konuşabilmek güzel şey olsa gerektir.
Susmak ve anlamak, susarak anlatmak güzel şey.
Kelimeler elbette konuşabilmemiz için var.
Ama sükûtun bir ihtişamı yok mu sizce de?

Hani iki talebesi bir ALLAH dostunu ziyarete giderler. Ahir ömründe bize bir sohbet, bir nasihat eder ümidiyle. Otururlar saatlerce, ne bir tek söz, ne bir sohbet. Canı sıkılır iki arkadaşın. Müsaade isteyip kalkarlar. Kapıya geldiklerinde aralarında konuşmaktadırlar, üstadımız niye sohbet etmedi, diyerek. Fısıldaşmaları duyan evin hanımı seslenir arkalarından;

- Yazık size, hiçbir şey duymadınız öyle mi? Oysa o neler anlattı size. Susarak anlatmak zor şey galiba, susulanları anlatmak zor şey.

Hazreti Mevlana talebelerine sohbet ederken, ALLAH'ı tanıyan susar, der. Talebelerden birisi o günden sonra hiç konuşmaz olur. Günlerce sükût edip oturur kendi halinde. Bu durumu fark eden Mevlana, niye sustuğunu sorar genç adama. Efendim siz demiştiniz ki, ALLAH'ı tanıyan susar, ben onun için. Güler Mevlana:

- Öyle değil, der, ALLAH 'ı tanıyan ALLAH 'tan gayrısına susar. Onun konuştuğu ALLAH olur artık, ondan konuşan olur.

Bu meselenin özünü idrak etmek bize uzak belki. Ama daima susup, bakışlarıyla insanların halini bir güzel tanıyanlar anlayacaklar ne demek istediğimizi. Kitaplarda nice içinden çıkılmaz meseleler vardır ki, sözün anlayamayacağını fak edince bir mısra yazarlar: "Tatmayan bilmez." Tatmayan nasıl bilsin ki? Tadanlarda konuşmazlar nedense.

"Âşık susarsa, arif konuşursa helak olur." denmesi bundan olsa gerektir. Vaktiyle gül kokulu meclislere aşina bir derviş, memleketinden uzaklara gitmek zorunda kalmış. Ruhu beden gurbetinde mahpus olan insan, bir de bedeni ile giderse siz düşünün halini! Ne halden anlayan bir dost, ne kapısını çalabileceği bir yaran, ne aynı dilden konuşabildiği bir yoldaş... Böyle zamanlarda daha bir özlenir arkada bırakılanlar, daha bir iç yakar muhabbetin iştiyakı.

Derviş, bir gece vakti yalnızlığın ne menem bir şey olduğunu iliklerine kadar duyarak yürürken, yanından geçmekte olduğu evden gelen bir kokuyla sendelemiş. Bir muhabbet, bir neşe, bir tanıdık his... Eve doğru yürümüş. Bahçe kapısından içeri süzülünce kalbinin atışları hızlanmış, muhabbet kokusu bir başka yakmış içini, ayakları bedenini taşıyamaz olmuş, kapının önüne gelip oracıkta boynunu büküp beklemeye koyulmuş. Kapı aralandığında, karşısındaki hiç tanımadığı ama ezelden aşina olduğu kişiye sarılmamak için zor tutmuş kendini. Susmuş ve beklemeye koyulmuş. Tebessüm ederek içeri dönen ev sahibi, elinde ağzına kadar su dolu bir kâse ile geri gelmiş. Bu kez yüzünde bir hüzün, gözlerinde mahcubiyet, dudaklarında sükût... Kapının önünde mahzun bekleyen derviş başını hafifçe kaldırıp kâseyi görünce, hemen yanı başındaki gülün bir kırmızı yaprağını koparıp, zarafetle bırakmış suyun üstüne...

Ne su taşmış, ne de ağırlaşmış kâse gül yaprağıyla.

Kâsenin oracığa bırakılmasıyla birbirlerine sarılmış iki ebed dostu. Bu başka bir lisan galiba. Sadece ehlinin bildiği, ehil olmayanların ise sadece hakkında konuştukları bambaşka bir lisan.

Tevekkeli dememiş "Bilen söylemez, söyleyen bilmez." diyenler. Susmak zor iş belli ki. Alemlerin Efendisi "Susan kurtulur" buyurmuşlar. Haydi dilinizi susturmayı başardınız diyelim, ya kalbin susması... Bir de kalp var. Marifet onu susturmakta. Peki o nasıl olacak?

Kalbe sizin iradeniz dışında bir tek hissin bile gelmemesi...
"Tatmayan bilmez." Vesselam.

Serdar Tuncer

25 Eylül 2012 Salı

Yorgunsun...

Tamam. Yorgunsun. Allah şahit bilenler şahit çok yorgunsun. 
Yaşanmakta olan bütün acılar gibi yaşanmış ve yaşanacak olan 
bütün acıların da kalbinin üzerine çöreklendiğini zannetmekten yorgunsun.
Böyle bir yükü bu kalp taşımaz biliyorsun. Ben de biliyorum.

Ama 
'kaldır bu acıları benim kalbimin üzerinden Rabbim'
diye bir dua da etmiyorsun.

Nazan Bekiroğlu

Ümitsizliğe kapılma

"Ba’d-ı nevmidî besî ümmid hâst
Ez-pes-i zulmet besî hurşid hâst"

[Dünyanın hali devr-i daim üzeredir
Ümitsizliğin ardında ümitler gizlidir;
gecelerin koynunda güneşler saklıdır. 
Her başlangıç bir son ve her son yeni bir başlangıçtır. 
Her doğum ölüme adım atmaktır; 
sana ölüm görünen şey de gerçekte yeni bir doğumdur. 
Günler, geceler ve bütün hadiseler ilahi takdirin elinde 
bir yumak gibi kâh örülür kâh çözülür 
İmkan ve imkansızlık sana bana göredir 
Cenab-ı hakka göre değil. 
O halde ne burnun kanamakla öldüğünü san, 
ne de güneş batmakla kıyamet koptuğunu. 
Günlere gecelere değil onların sahibine bağlan ki ümidin hiç bitmesin...]


ALINTI

Dünya hayatı bir oyun


Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. 
Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.

Ankebut, 64

Ömür gül zamanı kadar kısa

Bu gül devrinde ömrünü geçirme zayi’ ey gafil
Ki gül devri bigi tezcek geçer bu ömr devran

Hoca Dehhânî

[Gül mevsimine benzeyen gençliğini boş yere harcama;
zira insanoğlunun ömrü hakikaten gül zamanı kadar kısadır; 
hızlı akıp geçer, farkında bile olmazsın.]


24 Eylül 2012 Pazartesi

Kâbe halâ bekliyor mu?

Kendi üzerinde dönen değirmen taşları misali dönüyorum odalarda;
Seccâdeler nerde?..
Kıble hangi yöne doğruydu bu evde?..
Başıma koymak için takke, çekmek için tesbih var mı?..

Bugün bitti. Gece de gidiyor...
Bir günüm daha bitti; ben nereye gidiyorum?..
Gün gün, saat saat, dakîka dakîka ölüyorum!.. 
Gidiyorum!.. 
Tükeniyorum; Haberim var mı?..

Herşeyi sevmek... Çok güzel.
Kendini sevmek... Çok güzel. Peki, bu nasıl kendini sevmek?
“Seviyorum” çığlıklarıyla yak kendini hadi!..
Erit kendini, tüket, bitir!..

Sen... Ey sen, aynadaki!..
“Kalan”ının farkında mısın?
Peki “talan”ının?
Sen... Ey sen, aynadaki!..
Dün de bakmıştın aynaya. Farkında mısın; bugün daha yaşlısın!.. 
Bugün daha çökük, bugün daha çirkin, bugün daha tedirgin!..
Çünkü biraz daha dökülmüş saçların, biraz daha buruşmuş suratın!
Biraz daha; bir saniye, bir dakika, bir saat, 
bir gün daha yaklaşmışsın düşeceğin çukura!..

Nerde, Nerde seccâdeleeer?..
Kıble hangi yöndeydi bu evde?.. 
Ninem son gelişinde ne tarafa doğru namaz kılmıştı?..
Katlanır rahlenin nasıl açıldığını unuttum. 
Ve onun içinde açılan “Kitab”ın yüzümü ve içimi nasıl aydınlattığını...
İçim...
Aahhh, içim yanıyor.

Bugün bitti, gece de gidiyor...
Bir günüm daha bitti; ben, ben nereye gidiyorum?..
Gün gün, saat saat, dakika dakika ölüyorum... 
Gidiyorum...
Tükeniyorum; Haberim var mı?..

Son tuttuğum orucu hangi iklimde bıraktım?.. 
Son kıldığım namaz hangi seccâdeyle katlandı?..
Merak ediyorum;
Kâbe hâlâ bekliyor mu beni?..
Bilmiyorum... Bilemiyorum.
Ama şundan emînim:
Mezarım beni bekliyor!

Muammer Erkul

23 Eylül 2012 Pazar

İhlas


İhlas, Allahu Zülcelâl ile kul arasında bulunan bir sırdır.

Bunu melek bilemez ki sevabını yazabilsin.

Neûzübillâh, şeytan bilmez ki, ifşa edebilsin.

Heva ve heves bilmez ki saptırabilsin..

Nefse en ağır gelen hâl ihlâstır.

Çünkü onun ihlâsta nasibi yoktur…


Büyüklerden birine "İhlâs nedir?" diye sormuşlar, şöyle cevap vermiş;

"Aziz ve Celil olan Allah’tan başkasına amelini göstermemektir."


Cüneydi Bağdâdî (r.a)

22 Eylül 2012 Cumartesi

Emri olur


Geceye katran çal,
Acıya hüzzam,
Ah edersem tutmasın elim,
Tutulsun dilim.

Ey kemankeş,
Durma vur !
Nasılsa bu sine vurgun,
Nuru düşsün düşlerin kor olsun !
Seni görmesin kör olsun.

***
Taş bassın yerime dedi, gönlüne,
Gönlüne…
Emri olur başım gözüm üstüne,
Üstüne,
Üstüne aman, aman,
Üstüne aman, aman.

***
Bakmasın demiş bir daha yüzüme,
Yüzüme…
Emri olur inansın bu sözüme.
Sözüme,
Sözüme aman, aman,
Sözüme aman, aman.

***
Almasın demiş adımı diline,
Diline…
Vay ben ölem, atın toprak üstüme.
Üstüme,
Üstüme aman, aman
Üstüme aman, aman.

Mustafa Cihat - Emri Olur


21 Eylül 2012 Cuma

Yolcuyum


Yolcuyum ben neticede;

Kısmetime ne düşerse razı olmalıyım.

İsterse çöl, isterse deniz...

Sibel Eraslan

20 Eylül 2012 Perşembe

Hâlâ...

Gülleri sarı severim, toprağı ıslak.
Türküleri yanık, şiirleri hoyrat !
Havayı nemsiz, çayı demsiz...
Bir seni olduğun gibi,
bir seni herşeye rağmen..
Bir seni, hâlâ...

Ümit Yaşar Oğuzcan

Sahibinden kaçan bir köle

 Niyazıma Rahman ve Rahîm Rabbim’in ism-i celîliyle başlıyor ve
O’nun inayetine sığınıyorum.

İlâhî, işlediğim hatalar ve günahlar ruhuma zillet urbası giydirdiler.
Bir de Sen’den cüdâ düşünce kendimi bütün bütün 
meskenet libasının içinde buldum
ve hadd ü hesaba gelmez,
kocaman kocaman kabahatlerim hep kalbimi kararttılar.
Bahtına düştüm, ey biricik Matlûb’um, Maksûd’um, Mahbûb’um;
ne olur, tevbemi kabul, kalbimi de ihya buyur!

Andolsun ki, günahlarımı affedebilecek, 
yaralarımı sarıp tedavi edebilecek Sen’den başka hiçbir kimse bilmiyorum.
İşte yüce dergahına geldim; boyun büküyor, 
huzurunda kemerbeste-i ubûdiyet içinde elpençe divan duruyor,
affına iltica ediyorum.
Eğer beni kapından uzaklaştırırsan, ben gidip hangi kapıya sığınabilirim?!
Şayet huzurundan kovacak olursan ben kimden sığınma talep edebilirim?!
Vah bana vah!
Ne kadar utanılacak bir durumdayım.
Yazıklar olsun bana, günahlara ne kadar dalmış,
Rabbimin istemediği yerlerde ne kadar da çok dolaşmışım!
Ey en büyük günahları bile bağışlayan ve en büyük kusurları, 
eksikleri bile sarıp sarmalayan Rab!
Sen’den, en kahredici günahlarımı bile bağışlayıp yok saymanı,
yüzümün karası suçlarımı örtmeni, 
kıyamet gününde affının ve gufranının serinliğinden ve
bağışlayıcılığının güzelliğinden mahrum etmemeni diliyorum.

Ya Rabbî ve ya İlâhî! Günahlarımı rahmet bulutlarınla ört;
ayıplarımın üzerine de merhamet ve şefkat bulutlarını gönder!
İlâhî! Sahibinden kaçan bir köle döndüğü zaman 
sahibinden başka kime iltica edebilir
ve yine sahibinin gazabından onu başka kim koruyabilir?!
Rabbim! Günahlara tevbe etmenin karşılığı 
gönülde(n) duyulan nedametse şayet,
Sana yemin ederim,
yapıp ettiklerimden bin kere, yüz bin kere pişmanım.
İstiğfarda bulunup Sen’den bağışlanma dile(n)mek 
hataların defterden silinmesine bir yolsa şayet,
ben yürekten istiğfarda bulunuyor, 
bu nâçar kulunu da yarlığayacağını ümid ediyorum.

Evet, ümidim budur ve hoşnutluğunla gönlüme sürûr salacağın 
âna kadar da bu kapıyı asla terketmeyeceğim.
Allah’ım! Kudretin hakkı için tevbemi kabul buyur..
Sen Hâlîm’sin, affetmeyi seversin; beni de affet..
aczıma, zaafıma, çaresizliğime nigehbânsın; halime merhamet et!
Allah’ım! Kullarına afv u mağfiret kapılarını açan Sen’sin.
Onu tevbe diye isimlendiren ve
“Ey mü’min kullarım! 
Samimi bir tevbe ile Rabbiniz’e teveccüh edin!” diye emir veren
ve davette bulunan da yine Sen’sin.

Sen kapıları bu kadar açtıktan sonra, 
o kapıyı kullanıp dergahına iltica etmeyen gafillerin
daha hiçbir mazereti olamaz.
Rabbim! Günahın çok çirkin olduğu ve Senin lûtuflarını idrak etmiş 
kapı kullarına, yaraşıp yakışmadığı muhakkak;
fakat, affın, Sana çok yakıştığı da apaçık bir hakikat.

Rabbim!
İsyan vadilerine yuvarlanıp sonra da yaptığı âsîliklerden dolayı 
tevbe kapısının tokmağına dokunan,
sayılamayacak kadar hatasına, kusuruna ve günahlarına rağmen
Sen’in rahmet, şefkat ve merhamet esintilerini hırz-ı cân ile bekleyen
ve Sen’in, bütün bu recâ ve beklentilere lütf u keremle mukabelede
bulunduğun ilk kişi ben değilim.
Ey ızdırar içerisinde hafakanlar yaşayan muzdarr kullarının 
niyazlarına icabet buyuran..
ey zararları kaldırıp telâfi eden..
ey iyilikleri karşılıksız ve en büyük olan..
ey gizli gizli cereyan eden işlere de nigehbân olan Yüceler Yücesi Allah’ım!
Huzuruna sermayesiz geldim; nâçâr,
Senin cömertliğine ve keremine sığınıyor, 
rahmet denizlerinden ben de hissedar olmak istiyorum.

Dualarıma icabet buyur ve beni ümitlerimde, 
dileklerimde haybet ve hüsrana uğratma..
tevbe ile teveccühümü karşılıksız bırakma!
Ey merhametlilerin en merhametlisi Mevlâm!
Bu bendene de lütf u ihsanla muamelede bulunup 
hata ve günahlarını affet, ne olur!…

* Bu dua el-Kulûbü’d-Dâria’nın 627-628. sayfalarında yer almaktadır.


Cuma'miz mübarek, dualarimiz kabul olsun insAllah...

Allah dilediğini doğru yola iletir

Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin fakat 

Allah dilediğini doğru yola iletir. 

Çünkü hidayete layık olanları en iyi O bilir.


Kasas Suresi, 56. Ayet

Hayır öğretene

Hayır öğretene, her şey, hatta denizdeki balık bile istiğfar eder.

Hadis-i Şerif

19 Eylül 2012 Çarşamba

En güzel şeyleri kalple hissetmek


Dua ederken, ağlarken veya hayal ederken, 
gözlerimizi kapamamızın sebebi:

En güzel şeylerin gözle değil, kalple hissedilmesindendir…


Sait Çamlıca  

Sonbahar hüzündür


En sevdiğim mevsime geldik; 
yapraklar sararacak, gök gürültülü yağmurlar yağacak. 

Sonbahar, hüzündür. Hüzün ise, ben demektir.

Özdemir Asaf

Üşümeyenler sarılmayı unutur

Üşüme zamanı şimdi.
Tir tir titreme zamanı.
  
Güneşten uzaklaştırılan dünyanın çehresinde "soğuk" yaratılıyor sonsuz bir ustalıkla.

Öyle birden olmadı bu. Gündüzün geceye dönüşümü gibi ağır ve usul usul.

Yapraklarından soyunmuş ağaçlar, dallarında kuşlar, küçük başlarını göğüslerine gömmüşler, kanatlarını sımsıkı kapamışlar uyukluyorlar, soğuk rüzgâr estikçe tüyleri hafifçe havalanıyor sadece.

Arabaların çoğunun camları sımsıkı kapalı, sıcak hava üfleyen klimalar camları buğulandırmış. Apartmanların çatısından yükselen duman, ağır ve yılankavi bir dalgalanmayla havaya karışıyor. İnsanların ağızlarından çıkan buhar, yaşamın ilk ve son alameti olan nefesi görünür kılıyor.

Paltolarına, atkılarına, şallarına sarılıyorlar üşüyenler sımsıkı.

Artık ellerini ceplerine sokmanın ve ısınmanın sevincini buluyor insan.

Üşümenin en güzel yanlarından biri, sonunda bir sıcaklık bulup ısınmak.

Soğuk demek sanki sarılmak demek.

Sokak kedileri kuytu bir köşede büzüşmüşler, birazdan merhametli bir kalbin getireceği yiyeceği bekliyorlar sabırla. Bu da iki kalbin birbirine sarılarak ısınması demek.

Yaz güneşi ne kadar bunaltıcıysa, kışın ayazı o kadar uyuşukluğun düşmanı.

Hışımla esen soğuk rüzgârla, hayat silkinip kendine geliyor.

Geceleri, gök, dondurucu ayazda berrak mı berrak. Ayaz geceler, gökyüzünün önündeki perdeyi yırtıp atıyor.

Pencerenin bir sıcak tarafı var artık, bir de soğuk tarafı. Sıcak tarafındaki buğu üzerine kelimeler yazılıyor. Buğu geçince uçup gidecek kelimeler bunlar, tıpkı hayat gibi, geçici.

Düşler sıcak odalardan soğuk caddelere akıyor. Yüzünü asıyor zaman bir kış soğuğunda.

Parmak uçlarından saç diplerine kadar bir başka hissettiriyor kendini hayat.

Tenha sokaklarda loş ışıklar halinde dolaşıyor hayat.

Yürümeli, yürümeli, yürümeli, soğukta.

Üşümeli.

Kimi duygular ancak soğukta hayat bulur. Kış meyveleri gibi.

Buz tutan düşüncelerin yegâne şifasıdır soğukta yürümek.

Yürümeli, yürümeli, yürümeli soğukta, eller cepte, gözler uzaklarda, üşümeli.

Rahatına ve keyfine düşkünlük, eninde sonunda düşkün olduğu şeyin hışmına uğrar. Cezalar, amellerin cinsine göredir. Alkole düşkün olanın, en büyük zararı ondan çekmesi gibi.

Kim ki rahatına düşkündür, soğuktan şikâyet üstüne şikâyet eder, onu düşman beller, kendini soğuktan ve üşümekten sakınır mı sakınır. Soğuktaki nimetler de sakınır kendini ondan.

Sabahları yürüyüş önerisi yaptığım kişilerin en büyük itirazı şu olur: "Ama üşüyorum."

İyi ya işte, üşümek için yürümeli.

Soğuk, uyuşuk bedenlerin içine canlılık üfler hâlbuki.

Geçenlerde biri, birine anlatıyordu: "Bir haftadır havanın nasıl olduğunun farkına varmadığımı anladım. İşten eve arabayla geliyorum. Kapalı otoparka park ettiğim arabadan iniyorum, gün yüzü görmeden asansörle daireme çıkıyorum. Aynı şekilde, hiç dışarı çıkmadan evde arabama binip işyerime gidiyor, arabayı yine kapalı otoparka park edip asansörle çalıştığım kata varıyorum. Dışarısıyla temas etmeden yaşıyorum."

Ne hazin değil mi?

Keyif ve rahatlık uğruna, hayattan oluyor insan.

Cildine dokunamıyor rüzgâr.

Üşümeyi unutmak, iliklerine kadar işleyen bir histen mahrum kalmak değil de nedir?

Soğuktan tüylerin diken diken olamaması ne büyük kayıp.

Soğuktan büzülememek ne büyük bir mahrumiyet.

Çünkü soğuğa maruz kalıp üşümeyenler, sarılmayı da unuturlar.

Üşümeyenler, eninde sonunda üşüyenleri de unutur.

Sıcakta gevşeyen ruhlar soğukta dirileşir hâlbuki. Kışın ayazında, soğuğun bahçesine açar bazı duygular.

Kar mesela, kışın ayazında yaratılır da lapa lapa yollanır.

Soğukta daha çok düşünür insan üşüyenleri. Sokaktaki kedilere, köpekleri soğukta daha çok merak eder. Fakir fukaranın hali, şefkatine daha bir takılır insanın. Altı delik bir ayakkabı soğuk bir kış gününde delip geçer insanın da kalbini.

İçin için soğukta daha bir sızlar kalpler. Başkaları için soğukta daha çok atar.

Soğuğu unutmak üşümeyi unutmaya, üşümeyi unutmak kendini unutmaya, kendini unutmak başkalarını unutmaya götürür insanı.

Üşümeyen, üşüyenlerin halinden anlamaz.

Üşüyenlerin halinden anlamayan, eninde sonunda kendini de anlamaz.

Kendini anlamayansa, hiçbir şeyi anlayamaz artık.


Mustafa Ulusoy