29 Ağustos 2012 Çarşamba

Bize “bizim" diyen gelsin



Elimizin ucuyla tutuyoruz hayatı, parmak izi bırakmamaya dikkat ediyoruz.

Dilimizin ucuyla yarım yamalak cümlelerle geçiştiriyoruz bütün anlamları, sürç-i lisan etmekten korkuyoruz.

Evrenin ortasında bir incir çekirdeğini mesken tutmuşuz; galaksiler, gökyüzü, yıldızlar başkalarının olsun, başımızı döndürüyor; yolların karı, fırtınası, kasırgası, tayfunu var, başkaları yürüsün diyoruz.

Hayatla yüz yüze gelmek en büyük korkumuz; dersine çalışmayan çocuğun gözlerini önüne dikip fark edilmemeye çalışması gibi fark edilmemeye çalışarak bir köşeciğinde öylece duruyoruz hayatın. O da durup ardına bakmıyor zaten.

O hızından hiçbir şey kaybetmiyor…

Günler hep uzağımızdan geçiyor. İçine almıyor, sarmıyor, merhamet göstermiyor bize. Hayat dışarıda hızla akıyor, biz buğulu bir pencere arkasında, dökülen yaprakların matemini tutuyoruz.

Dışarıdaki hayatı, hayatın usanmadan yaydığı diriliği, enerjiyi, coşkuyu yabancı, tanımadığımız, teni tenimize, dili dilimizi benzemez varlıklar paylaşıyor.

Onlar gülleri deriyor, çini vazolara yerleştiriyor. Onlar çöpleri kaldırıyor, atlas halılar seriyor. Onlar yetinmiyor Mars’a bile hayat sipariş ediyor. Onlar geceleri havai fişeklerle, füzelerle aydınlatıyor. Onlar gövdelerini semirtip tüm yeryüzüne yayıldıkça, bizim pencere arkası esaretimiz büyüyor.

Dışarıya çıkmak hevesimiz, hüsrana uğramak korkusuyla hep kursağımızda kalıyor.

Seyirci olmak, fırtınada sakin bir limanda konaklamak ihtiyatlı gibi görünüyor. Aklımız olanlarda, aklımız hayatta aslında…

Onlar bizi asla görmüyor, biz onları canlı canlı seyrediyoruz.

Zeki, atılgan, cüretkârlar…

Her şeyi istiyorlar… kurcalıyorlar… bozuyorlar… işini bitiriyorlar…

İçini boşaltıyorlar hayatın yavaş yavaş…

Dışarı çıkmaktan; buzda kaymaktan, ateşte yanmaktan, fırtınaya kapılmaktan korkan biz içerdekiler, tırnaklarımızı yiyor, duvarları dövüyoruz; bir gün yaşamayı, bir gün gerçekten ait olmayı, sahibi olmayı düşündüğümüz hayatın özünden öz, canından can alındığını gördükçe kahroluyoruz.

Yırtılan gökyüzü için, kuruyan yeryüzü için, gözü yaşlı çocuk için, kanadı kırık kuş için, karaya vurmuş balık için, yitirilen onur için kahroluyoruz…

Tarifsiz hüzünlerle daralıyor kabuğumuz… ama ellerimiz böğrümüze… ama başımız öne… ama kılımız kıpırtısızlığa gömülüyor nihayetinde… penceremizden ayrılamıyoruz.

“Bir gece kütüphanemde bir güvenin pervaneye şöyle dediğini duydum:

İbni Sinâ ’nın kitapları içine yerleştim.

Farabî’nin bir çok eserlerini gördüm.

Bu hayatın felsefesini bir türlü anlayamadım.

Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın. Çok bedbahtım.”

Yarı yanmış pervanenin şu güzel, ince cevabını hiçbir kitapta bulamazsın.

Dedi ki: “Çırpınıştır hayatı daha canlı yapan; çırpınıştır hayatı kanatlandıran.” 
(Muhammed İkbal)

Dağların dahi yürüdüğü bir hayatta yürümekten, yol almaktan, koşmaktan, dönmekten; feleklere katılmaktan, kıpırdamaktan, çırpınmaktan başka yolu yok insanın…

Hayatın çirkinleştirilmesine karşı durmak isterken hayatın saflarından çıktık, kolaylıkların, küçük rahatların sıcağına, durağanlığına alıştık.

İyi-kötü, kâr-zarar hesapları yapmadan, bütün riskini göğüslemediğimiz bir hayatın nesi olabiliriz?

Ne halifesi, ne hâmisi,ne hadimi…

Hayat emanettir. 

Emanetin, meydanlara inecek,

“bir karıncaya ulu nazar” edecek,

“bulut olup göğe ağacak, yağmur olup yağacak ”,

“örse çekiç salacak”,

“bize bizim diyecek”,

hayata soyunacak,

yaşar gibi yapmayacak,

sahiden yaşacak,

kapılar aralayacak,

yolunu kendi kazmasıyla kazacak,

gayret kuşağı kuşanacak,

külüngü dağa aşkla vuracak sahiplere ihtiyacı var.

Yunus; “Dosta varmak dilersen, ol dikene bas da var” diyor.

Hayata yalın kılıç dalmayanın, risk almayanın hakikatle alışverişinin olamayacağı, hiçbir sırrın kapısına varamayacağı aşikârdır.

Dikili bir ağacı, başını sokacak bir deliği, ardına gizleneceği bir penceresi olsunla avunamaz hakiki varlığa kavuşmak isteyen.

Bütün zerreleri, bütün hissiyatı yara bere içinde kalsa da,

Küsmeden, incinmeden, gocunmadan Hay’dan gelen hayatın izini sürer.

Ancak oradan korkunun ve endişenin biteceği emin bir beldeye geçeceğini bilir.

“Hayatın yumuşak ve tehlikesiz olduğu sahilde kurulup oturma… 
Denize dal, dalgalarla pençeleş; ebedî hayat mücadeledir.” (Muhammed İkbal)


Alişan Genç 


28 Ağustos 2012 Salı

Namaza durmak meyveye durmak gibi



"Namaza durmak meyveye durmak gibidir." [İsmet Özel] 

Meyvesiz olduğu vakit ağaçlar pek ağaca benzemez. 
Odunlaşmış dallarından çiçek umulmaz. 
Taşlaşmış köklerinden hayat beklenmez. 
Kurumuş dal uçlarına meyve yakıştırılmaz. 
Bahar gelip meyveye durduğunda ise, 
ümit kestiğimiz ağacı baştan ayağa ümit olarak okuruz. 
Meyveye durmuş ağaç, dal budak hayata dönüşür, 
çiçek çiçek tebessüm olur, yaprak yaprak umut açar.
Namaza durmuş insan da, insana dair umutlarımızı yeni baştan yeşertir.
Namaza durmuş insan insanlık adına yeni bir umut olur.
Namaza durmuş insan kendi kendine ümit verir.


Senai Demirci

Üç nokta...




Üç nokta aşktır...
Her nokta gizli bir Ahtır!...
Seviyorum deyip haykıramamaktır...
Boğazda düğümlenen iki çift sözdür...
Dilin lal, gönlün melal olduğu andır...
Gözlerden süzülmeyen iki damla gözyaşıdır...
Hissedilen fakat bir türlü yazılamayandır...
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı andır...
Üç nokta; bitmeyendir bitemeyendir...


Hz. Mevlânâ

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Çocuk yaşadıklarından öğrenir


Eğer bir çocuk eleştiriyle yaşarsa,
kınamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanlıkla yaşarsa,
savaşmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk utançla yaşarsa,
suçlu hissetmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa,
sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övgüyle yaşarsa,
değer vermeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alayla yaşarsa,
utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk adil yaşarsa,
adaleti öğrenir.
Eğer bir çocuk güvenceyle yaşarsa,
inanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk dürüstlükle yaşarsa,
doğruyu öğrenir.
Eğer bir çocuk yüreklendirmeyle yaşarsa,
kendine güvenmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk arkadaşlıkla yaşarsa,
dünyada sevgiyi bulmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk onaylamayla yaşarsa,
kendinden hoşlanmayı öğrenir.

Dorothy Law Nolte

Bana sorsana


Adamın birinin son derece huysuz bir karısı varmış. Gün gelir kadın ölür. 
Cenazesinin kaldıracakları zaman âdet olduğu üzere imam efendi 
"Merhumeyi nasıl bilirdiniz?" 
diye cemaate sorar. Bunun üzerine adam imama der ki:
"Be adam, cemaat ne bilsin? Bana sorsana!"

ALINTI

Bilgeliği kimden öğrendin?


Lokman Hekim'e :
Bilgeliği kimden öğrendin? diye sorduklarında ondan şu cevabı almışlar:
Körlerden öğrendim. 

Çünkü onlar elindeki değnekle tam araştırmadan adım atmazlar.
Basacakları yerin sağlam olduğundan emin olduktan sonra adım atarlar...
Bundan dolayı ben de bir şey yapacağım zaman düşünür,
faydalı ise konuşur, yararlı ise yaparım...
Faydasız ise bırakmayı ve susmayı tercih ederim.

ALINTI

İncinme


Devrinin önde gelen sûfilerinden Ebu'l-Kâsım el-Hakîm'e (X. yüzyıl),
Kalb-i selîmin/sağlıklı kalbin sıfatlarını sorduklarında şunları söylemiştir:
Kalb-i selîmin/Sağlıklı kalbin üç vasfı vardır:
Birincisi incitmeyen bir kalb,
İkincisi incinmeyen bir kalb,
Üçüncüsü de
İyiliği Allâh’ın rızâsı için yapıp karşılığını beklemeyen bir kalb…

Hisse:
"İncitmemek, nispeten kolaydır.
Ama incinmemek elde değildir.
Zîrâ o, bir gönül işidir.
Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve
kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür.
Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir."
Osman Nuri Topbaş

Şevval orucu



Peygamber Efendimiz (s.a.v.), buyurdular ki

"Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilave ederse,

sanki yılın bütününde oruç tutmuş gibi olur."

(Müslim, Sıyam, 24; Tirmizî, Savm, 53)

26 Ağustos 2012 Pazar

Vedduâ




Bedduâ değil, vedduâ et.

Vedduâ…

"Duâlarımız sizinle beraberdir" mânâsına gelen bu kelime,

evvelce mektupların altına yazılırmış...

ALINTI

Ölüm var


Dünyaya biraz düşkün olduğum vakit,
Telefonumun 'hatırlatmalar' bölümüne "ölüm var" yazıyorum.
Böylece, saat başı uyarı geliyor: Ölüm var!
İbrahim Tenekeci

Muhteşem bir gün


Bir gazeteci 102 yaşındaki bir adamla röportaj yapmak üzere evine gider. Gazeteci yaşlı adama ilk olarak bu kadar uzun yaşamasını ve bu yaşta böyle sıhhatli, dinç ve neşeli olmasını neye borçlu olduğunu sorar. Beklediği cevap, hiç sigara içmedim, kendimi yormadım, yoğurt yedim, ayran içtim, sabahları spor yaptım türünden birşeydir. Ancak, ihtiyar adam, gazeteciye şu cevabı verir:

Evlat, Allah'ın bana lutfettiği her gün, erkenden yatağımdan kalkar ve halime şükrederek pencerenin önüne giderim. Bir-iki dakika dinlendikten sonra, hava ister güneşli, ister yağmurlu, ister sıcak, ister soğuk olsun kendi kendime şunları söylerim: 'Bu, tam benim istediğim gibi muhteşem bir gün!'

Karakalem/İsmail Örgen

25 Ağustos 2012 Cumartesi

İyilik


"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir.
Ama iyilik,
Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere iman eden;
Mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara,
Yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren;
Namazı dosdoğru kılan,
Zekatı veren ve
Ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile
Zorda, hastalıkta ve 
savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler (in tutum ve davranışlarıdır).
İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır."

Bakara Suresi, 177

24 Ağustos 2012 Cuma

Tükeniyorum Rabbim


Tükeniyorum Rabbim!
Dünya meşgalesine dalıp bir cenneti, 
bir azabı, bir de ölümü unuttuğum an, 
"Beni affet"
demeyi unuttuğumda tükeniyorum..

Senai Demirci

Yâr dizini memleket bilene


Yâr dizini memleket bilene,
yeryüzü gurbet olur...
Serdar Tuncer

Aklı başında olan


Aklı başında olan insan,
ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrûr olur (sevinir)
ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. 

Zîrâ dünya durmuyor, gidiyor. 

İnsan da beraber gidiyor.

Sen de yolcusun.

Sen de gidiyorsun.

Bak, ihtiyârlık şafağı kulakların üstünde tulû‘ etmiştir (doğmuştur).

Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış.
Vücûdunda tavattun etmeye (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar,
ölümün keşif kollarıdır.

Maahâzâ (bununla beraber), ebedî ömrün önündedir.
O ömürde, bâkîde göreceğin rahat ve lezzet,
ancak bu fânî ömürde sa‘y ve çalışmalarına bağlıdır.

Senin o ömr-ü bâkîden hiç haberin yok!
Seni ölüm sekerâtı (can çekişmesi) uyandırmadan evvel uyan!

ALINTI

19 Ağustos 2012 Pazar

Bayram gelir ışıklanır gönlümüz



Gül bahçesi.

Bayram Şekeri.

Huzurun ilk hecesi.

Eskiyor her şey dün gibi. Zamanı zamana şikayet ettiğimiz devirlerden geçtikte geldik. Aşkı yalnızlığa takıp astık boynumuza. Huzurun adını sessizlik, dinginlik koyduk mesela! Gönlümüzün aydınlığını, nicel kavramlara sıkıştırmak istemedik. Haklıydık belki, dün olduğu gibi!

Kalabalık bir zamanın ortasında, tek başına kalabilmeyi bile becerdik! Zamanı eskitmeyi, kendimizi yormayı, ve görmezden gelmeyi sevdik... Halbuki Hz. Mevlana ne güzel söylemişti: “Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir.” Biz göremiyoruz diye, zamanın anlara sakladığı sevinçler yok değildir. Bayramlar tatilin diğer adı değildir mesela! Öpülmeyi bekleyen bir çift elin, kapının çalınmasını isteyen bir çift kulağın, yolda ki tozu dumanı denetleyen bir çift gözün (...) hakkıdır, bayramı bayram olarak bilmek.

Ve beklemek...

Gelmeyecek olanların bile geleceği vakitler vardır hani! Dargınlıklarınızı eritip bitiren anlar, kalabalığı hakkıyla sevdiğimiz zamanlar... Birliği ve dirliği gördüğümüz bayram namazları. Hürmetin ve sevginin ölçüsünü an an ayarladığımız insanlar...

Ne çok acı var(*) diyordu ya şair, şimdi ne çok sevinç var, ah ne çok sevinç!

Bu gün her tebessüm, gül bahçesinde bir sadaka olur, filizlenir geceye, çalınan her kapının ardında bayram şekerleri karşılar sizi ve huzur... İlla ki huzur. Ramazan-ı Şerif’in kalbinizde bıraktığı huzur terennümleri bayramla şenlenir. Aşk olur bir çift gözün içinde, merhamet olur ana baba yoksulu bir çocuğun saç telinde ve Rahmet olur Mevlâ katında edilen her tebessüm, kardeşinin yüzünde!

Filizlenen yeşil nur.

Tebessüm, kalbe dokunur.

Ve aşk, orucun kalbimizde bıraktığı izin adıdır bugün, özlenecek ve nasip olursa yine gelecek olanın adı.

Huzur, bayram kalabalığının o bambaşka tadı.

Son söz, Yahya Kemal Beyatlı: “Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.” 
(Süleymaniye’de Bayram Sabahı)


Hayırlı, huzurlu ve aşk dolu nice bayramlar geçirmeniz dileğiyle efendim.
Mevlâ tüm ümmete tekrarını nasip etsin inşAllah.

Gülnaz Eliaçık - http://fecirvakti.desenblog.com

17 Ağustos 2012 Cuma

Uyan ey gözlerim



Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uya
n!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince(1) tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle(2) biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim(3) benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.(4)
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan


III. Murat Han 

Dipnot ve Kaynakça:
1.
Dill-u dil: Kendi dillerince.
2. Hülle: Cennet libası (elbise).
3. Yedi iklim: Farklı iklimlerin hüküm sürdüğü ülke toprakları.
4. Ref’ et: Lâğvet, kaldır, hükümsüz bırak.
5. Arabî aylardan beşincisi
6. el-İsrâ, 17/44.
7. Bkz. er-Ra’d, 13/13; el-Enbiyâ, 21/19-20; en-Nûr, 24/41; es-Sâd, 38/18-19.
8. Âl-i İmrân, 3/17.

Sakının


Ey iman edenler! 
Sadakat nişanesi olan sadakalarınızı -zekât da buna dâhildir- 
insanların başına kakmak suretiyle 
o işi yapmamış gibi bir duruma düşmekten sakının.

Bakara Sûresi, 264

Mevlâ'yı istiyorsan


Dünyalık istiyorsan âhireti kalbinden at.
Âhireti istiyorsan dünyayı oradan çıkarman gerekir.
Hangisi nefsine yararsa onu seç.
Şayet Mevlâ'yı istiyorsan,
Kalbinden hem dünyayı, hem de ahireti çıkar...
Gavs-ül Azam Esseyyid Abdülkadir’i Geylani

HAYIRLI Cumalar...

16 Ağustos 2012 Perşembe

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Ramazana ve ömrümüze dair


Bir ömür gibi çarçabuk bitiyor ramazan.
Dün bir, bugün iki derken...
Ramazan bitiyor.
Tıpkı ömrümüz gibi.

Ürperiyor insan. Bu ne süratli yolculuk!
Her sene, biraz daha yalnızlaşan biz/iz.
Medeniyetin -nesi varsa- hepsi çaresiz.
Ne hastalıklara bir derman var, ne de ölümler bitiyor.
Bizi avutsun diye oyuncakları çoğaltıyoruz.

Gidişe çare var mı!
Ayrılığa, hasrete, gurbete, ölüme...
Kocaman binalar hangi odasında avutur beni?!
Uçaklar hangi diyara götürür de: 'İşte aradığın bu!' diyebilir?
Otobanlar, köprüler iki yakamı bir araya getirebilir mi?
Gözyaşlarımı silebilir mi medeniyet?

Bu ramazan sanki daha hızlı gidiyor.
Ne zaman geldi, ne zaman yarıyı geçtik; anlayamadım.

Sağdan sola dönerken akşam oluyor.
Her şeyde nasıl bir nizam, nasıl bir (hızlı) elveda!
Yetişebiliyor musun/uz?

Her günbatımı alır götürür beni.
Alamam kendimi kimi zaman.
Dalar dalar giderim. Bir kızıllık, bir vedâ ki...
Nereden nereye...
İşini bitiren gidiyor.

İşte ramazan...
İşte ömrümüz...
İşte günlerin art arda gidişi...
Yaşanmamış gibi bunca yıllar...
Yaşanmamış gibi doğumlar, düğünler, ölümler...
Yaşanmamış gibi hayat!
Heyhat!

Elini çabuk tut!
'Emanet ata binen tez iner.'
Bir emanettir bu hayat, bu vücut...
Gelmek; gitmekle 'çok yakın' akraba...
Hayat… sarmaş dolaş ölümle.
Bir ürperti, bir korku, bir heyecan...
Ümitle kol kola gezince...
Rahatlıyor insan.

Bir aşağı bir yukarı terazinin kefeleri...
Ümit ve korku dengeye gelinceyecek...
Ümit ve korku arası hayat.

Ramazan çarçabuk bitiyor.
Tıpkı ömrümüz gibi...
Ramazanda ve ömrümüzde...
İzimiz, sözümüz var mı?

Aynalarda 'yüzleşebileceğimiz' yüzümüz?

Ali Hakkoymaz


14 Ağustos 2012 Salı

Kadir Gecesi'ne rastlarsam nasıl dua edeyim?



"Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir Gecesi'ne rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum.

Rasûlüllah (s.a.s): 
"Allahümme inneke afüvvün tühıbbü’l-afve fa’fu annî:
Allah'ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet." 

diye dua et, buyurdu."

(Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314)


Rabbim bu gecenin kadrini bilenlerden eylesin insALLAH...

12 Ağustos 2012 Pazar

Zimem (Veresiye) Defteri


Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider, onlardan Zimem defterini (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi.
Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp, miktarını ödedikten sonra: “Bu borçları silin! Allah kabul etsin!” der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi.
Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi kurtardığını bilmezdi…
Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi.
Ecdadımız sağ ile verdiğini, sol elinden bile gizler, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.
Biz dahi bu muhteşem ecdadın yolundan gitmeli..
Onlar gibi biz de Efendimizin (sav) çizdiği bu ufka yetişmeliyiz.

ALINTI

Sır


Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara,
Ağaç yaprak verir sır vermez rüzgara.
Cahit Sıtkı Tarancı

Bilge ile dedikoducu


Adamın biri bir başkası için ileri geri konuşmaya başlamıştı. Orada bulunan büyük bir bilgin ona şunları söyledi:
"Yanımda başka birisini kötüleyip beni de onun hakkında kötü düşüncelere sevk etme! Varsayalım senin bu söylediklerinden dolayı o adamın saygınlığı eksilmiş olsun. Fakat onun bu eksikliği senin saygınlığını yükseltmez ki!"
Şeyh Sadi Şirâzî

Kaf Dağı kadar



Ey İnsan Kaf Dağı kadar yüksekte olsan da,
kefene sığacak kadar küçüksün.

Unutma herşeyin bir hesabı var
üzdüğün kadar üzülürsün.

Hz. Mevlana

Yalnızlığın öyküsü


Doğum ve ölüm tarihleri arasında var olan bir hayatın yorgunlarıyız. Yaşadığımız, bir garip yalnızlık hikayesi. Etrafımızdaki yüzlerce insana rağmen yine kendimizi yalnız, çaresiz, kifayetsiz hissediyoruz. Bunca sınırlı arasında sınırsız olanı özledikçe büyüyor yalnızlığımız. Ruhumuzun vadilerinde gezinen yüzlerce insan dahi unutturmuyor ‘hesabı yalnız verilen imtihanımızı.’ Aksine; her hikaye altını çiziyor yarımlığımızın. Yalnızlık, yarım oluşumuzdur. Yalnızlık, ‘yalnızlığın mahsus olduğu varlığa’ duyulan özlemdir. Mecburiyettir. Alnımızda insan olmanın imzasıdır. Yalnızlık, şaire
“Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı.”
satırlarını yazdıran o müstearsız histir. O his ki; kalabalıklarda yaşanan bir tenhalıktır. Tenhalığımız, bize güç verebilir, gücümüzü de alabilir. Melankolik hisler içinde arabesk bir yalnızlığı tercih edersek ruhumuz günden güne zayıflayacaktır. Ama mezarların neden tek kişilik kazıldığını düşünüp ‘yegane’ olana inancımız artarsa yalnızlığımız bizi güçlü kılacaktır.

Sevdiklerimiz oldu, sevenlerimiz de oldu. Gidenler, dönenler oldu; gidip de dönmeyenler oldu. Doğanlar, ölenler oldu. Güneş bir görünüp bir kayboldu. Kayan yıldızlar dileklerimize umut oldu. En büyük hatamız, geçici olana “her şeyim” demek oldu. Bir insan, bir eşya, bir mekana “her şeyim” dediğimizde, onu yitirmekle elimizde “hiçbirşey” kalmamış oldu. Yürek coğrafyamızda yaşanmış onca devasa sevgi dahi hissettirmedi mi bize yalnızlığı? ‘Bitimsiz bir tat aramadık mı savruluşlarda?’

Kalbimizde dost yoğunluğunu en çok hissettiğimiz anda bile o anın geçici olduğunu bir an olsun çıkardık mı aklımızdan? Güzel anlar hiç bitmesin diye fotoğraf karelerine sığınmadık mı? Günde beş kez yalnızlığımızı itiraf etmedik mi? Avucumuzu açıp ‘tek olana’ dua ederken, küçüklüğümüzden büyüklüğüne köprüler kurmadık mı?

Düştüğünde “acımadı ki” diyen çocuklar gibi gizlemek istiyoruz acılarımızı. Düşlerimiz ipinden kopmuş balonlar gibi kaybolduğunda, bir kez daha anlıyoruz yalnızlık imtihanımızı.

Kalbimizin özgül ağırlığını bir başka kalp taşıyamazken ve ancak gölgemiz kadar var olabilirken bir başka kalpte nasıl beka bulabiliriz? Ve nasıl anlatabiliriz kendimizi, kendini dahi anlamamışlara? Bizi anlamayan insanlar arasında bir hayatın ardına düşerken, onlara kızmak, sınırlı oluşlarını yüzlerine vurmakta değil hüner. Asıl hüner, bizim çaresizliğimizle onların çaresizliklerini birleştirip bir ‘çare’ bulabilmekte. Hiçbirimizin ‘yağmur’u sözcük biçiminde uymuyorken birbirine, hepimizinkinin uyduğu bir üçüncü yağmuru bulmalı. Etrafımızdaki insan yoğunluğuna rağmen, ruhumuzun pergelini ‘tek’ olanda sabit tutup, insanlar arasında bir ‘sınırlı’ gibi yaşamalı.

İnsanların bizi anlamadığı anlar olur. Hatta bizi tamamen yanlış anladıkları zamanlar da olur. En çok emeğimizin geçtiği, fedakarlık kapılarını sonuna kadar araladığımız insanlar, küçük bir noktaya takılıp bizi unutabilir. En çok ihtiyacımız olduğu anlarda en sevdiklerimizi bile yanımızda bulamayabiliriz. Ya da en güvendiklerimiz bizi şaşırtıp, kalbimizde çizikler olmasına sebep olabilir. Her kim, ‘sürekli değişen’ anlamına gelen ‘kalb’e sahipse, sürekli değişecek ve hiçbir zaman tamamiyle ‘güvenli’ olmayacaktır.

Hasılı bu dünyada insana dair ne varsa hep bir yanı yarım, bir yanı eksik kalacaktır. İnsan insana yetemez, ancak hayatına anlam katabilir, muhtaçlığını azaltabilir. Hayatın bütün karmaşası ve kalabalığı arasında hepimiz kişisel menkıbemizi yaşarız.

Küçük hayatlarımız ve yalnızlıklarımız birbirine eklendiğinde kaneviçe misali, hal diliyle ‘herkesin herşeyi’ olan varlığı ifade ederiz.“Sıcaktan kaçan ve bir ağaç gölgesine sığınan adam, ne gariptir ki, ağaçtan hoşlanmaz da gölgeyi sever.” diyor Molla Cami.
Öyle ki, soru sorup cevap verme yeri olan aklımıza ve hissedip duyma yeri olan kalbimize ‘yegane’ olanı işaret ediyor. ‘Alaka-i kalbe layık olmayanlara’ haddinden fazla bağlanırken, yenilgi üstüne yenilgi yaşadığımızı anlatıyor.
Ne nefis sadık bir yar, ne de dünya kalıcı bir diyarken tutundukça kavileşen bir bağa dikkat çekiyor. Bu şiir de o bağı ne güzel özetliyor:
“Kimsesiz hiç kimse yok, herkesin var kimsesi
Kimsesiz kaldım medet, ey kimsesizler kimsesi.”

Bu yaşadığımız bir yalnızlık hikayesi... Elif gibi dik, elif kadar anlam dolu. Yanına gelen her harfe hayat katmasından ziyade, kendi sırlarıyla içiçe… Hüzün dolu ama mağrur bir başı var elifin. Bir başına ama sırtını dayadığı güçten dolayı çok kudretli. Kendi yalnızlığının farkındalığıyla birlikte “tek ve bir” olan varlığa ışık tutuyor. Gandhi’nin Hindistan’daki, Hz. Muhammed’in Hira’daki ve Bediüzzaman’ın Barla’daki yalnızlığı gibi…

İnsana düşen; kendi ruh rıhtımına çekilip, dışardaki seslerden uzaklaşarak ‘yalnız’lığın bilincine varmak ve içindeki sesleri çoğaltmak. Issız yerlerde kendisi için bir evren olabilmek…Ve bütün sözlerin üstündeki o büyük sözü bulabilmek…

 ALINTI